24 Nisan 2015 Cuma

İlla ki Kumaş Masa Örtüsü






Güzel bir yemek masasında sevdiklerimizle birlikte oturmak dünyanın en güzel ve en mutlu hissettiren aktivitesi olsa gerek.....

Evde, piknikte, şehirde, köyde nerede olursak olalım eğer masamızda tertemiz ve güzel kumaş bir örtü serilmişse mutluluktan uçarım kesinlikle. Böyle bir masada içime yaşama sevinci dolar….

Çocukluğumda önce desenli muşamba, daha sonra dantel plastik masa örtüleri çok modaydı, çevremizdeki herkes gibi annem de masamıza plastik örtü sererdi.
Hiç sevmezdim bu örtüleri hatta gıcık olurdum......
Çünkü yemek bitince o plastik örtüyü en az beş defa silme görevini annem bana vermişti. Önce kuru, sonra sıcak sabunlu suyla, sonra nemli bezle, sonra şöyle…… 
 
Nasıl lüzumsuz iş gücü kaybı anlatamam, yarım saat silerdim yine de anneme beğendiremezdim.......
İz bırakmış bir ergenlik anısı….

Mecburi hizmete gidince ilk defa kendi evim olmuştu.  Biraz tembelliğimden (pratiklik desem daha iyi olacak) biraz da görsel zarafetinden dolayı kumaş masa örtüsü kullanmaya başladım. Hem şık, hem temiz hem de çok kolay. Kırıntıları bulaşık makinesi veya lavaboya çırpıp hooooop çamaşır makinesine atıyorsunuz, işlem tamam. Defalarca silme derdi yok….. Her öğünde değişik, çeşit çeşit, rengarenk masa örtüleri sermek çok iç açıcı oluyor, biraz da iştah açıcı…..

Beni tembellikle suçlayan annem bile kumaş masa örtüsü kullanıyor yıllardır. Maddi durumu, sosyal statüsü oldukça iyi olduğu halde hala dantelli plastik masa örtüsü kullanan arkadaşlarım beni çok şaşırtıyor. Bayram, yılbaşı, doğum günü, seyahat dönüşü, falan günü, filan günü bahane edip bu arkadaşlarıma bol bol masa örtüsü hediye ediyorum. Ama bazıları ısrarla plastik masa örtüsünü defalarca silerek kullanmaya devam ediyorlar. Allah akıl fikir versin. Onlar gerçekten umutsuz vaka……. 

Can Yücel'in "Sağlık Olsun" şiirindeki gibi;
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun” diyorum……



 

Çok mu Zor.........

 
 

21 Nisan 2015 Salı

Gösterişli Kelimeler Kullanmak

 
 


Her geçen gün bilim, yazılım, sanat, edebiyat gibi farklı alanların konferansları, projeleri, kalite çalışmaları, çerçeve programları, görsel basın haberleri derken dilimize çeşitli konularda bir sürü yeni kelime giriyor.  Evet kaçış yok, her gün teknolojik, akademik olarak yeni bir şey icat ediliyorsa yanında yeni kelimelerde üretilebilir ve dünyadaki tüm diller bu yeni kelimeleri belli kurallar dahilinde kelime hazinelerine dahil ederler. Türkçemize de başka dillerden gelen bu yeni kelimeler ile tanışıp  zaman içinde dilimize yerleşmesine şahit olmaktayız.
Özellikle katıldığınız bazı toplantılarda sık kullanılan ama bilmediğiniz bir kelime olduğunda “anlamadığınızı belli eden boş gözlerle bakarsanız” anında cahil ilan edilebilirsiniz…….
Peki, her geçen gün bir yenisini duyduğumuz “yabancı kelimeler” konusunda nasıl bir yaklaşım içinde olmalıyız?
Hem güzel Türkçemizi konuşmak hem de teknolojik, akademik gelişmelere ayak uydurmak istiyorsak ne yapmalıyız?
Söylenişinde, yazılışında, vurgusunda, tonlamasında hatta bazen anlamında değişiklik olan yabancı kelimeler bize özgü kelimeler durumuna gelmişse, Türkçeleşmiş kelime sayılmalı mıdır?
Yani anneanne ile torunun birbirini anlıyor, anlaşıyor olması ve o kelimenin gazete köşe yazılarında, romanlarda, şiirlerde ve hikayelerde kullanılması Türkçeleşmiş kelime olma ölçütü müdür?
 
 




Edebiyat tarihçisi ve yazar Nihad Sami Banarlı, çeşitli başlıklarda makalelerinden derlenmiş "Türkçe'nin Sırları" adlı eserinde; Türkçemize sahip çıkılması konusunda bizleri uyarmaktadır. Çünkü dil, bizi biz yapan bütün unsurları bünyesinde barındırmaktadır.
Yazar, “dilimize girmiş yabancı kelimeler” başlıklı makalesinde, bir dilin doğuşunda, karakterinde, ananesinde ve dehasında başka dillerden derlenmiş kelimeleri millileştirme hayatı ve kudreti varsa artık o dili öz dil yapmaya kalkmak, dili kendi tabiatından ve dehasından uzaklaştırmaktır. Biz bu kelimeleri kendi kültürümüze mal etmişiz ve onlara çok farklı anlamlar yüklemişiz. Bu kelimeler bizim öz Türkçe kelimelerimiz kadar Türkçeleşmiştir demiştir. “Benim dünyam” başlıklı makalesinde ise, Türk halk zevkinin bir kelimeyi Türkçeleştirirken ona verdiği ahenk ve sihirli söyleyişe dikkat çekmiştir.
 
 

 

Katıldığım akademik, teknik ve ciddi toplantılarda etkili, havalı, hatta ezici olmak için özellikle İngilizce, Fransızca, Latince kelimeler kullanan birçok kişi biliyorum. Allah'tan akıllı telefonlar var, anlamını bilmediğim kelimeyi hemen arama motorlarından birine bakarak buluyorum.
Bazen aklımın/dilimin ucuna gelen ama bir türlü hatırlayamadığım, anlamlarını karıştırdığım son günlerin moda kelimelerinden bir kaç tanesini ve Türkçe anlamını Türk Dil Kurumu ve arama motorlarının sözlüklerinden destek alarak yazmak istiyorum…….

CEO (chief executive officer): Bir şirkette en üst düzey profesyonel yönetici. “Genel müdür”.

Destinasyon: Hedef, varılacak yer, gidilecek nokta. "Gidilecek yerler".

Sofistike: Karmaşık, gelişmiş, komplike/ görmüş geçirmiş, kültürlü, bilge, ince düşünceli/olumsuz anlamı ise yapmacık, içten olmayan tavır, davranış, duygu
14. yüzyıl latincesinde bir sıvının, kıvamını hile ile değiştirmek. Felsefedeki anlamı; yanıltıcı.  “Aşırı karmaşık ve incelikli”.

Sarkastik: Alaycı, iğneleyici, aşağılayıcı, rahatsız edici, hırçın, inceden inceye laf sokuşturma, müstehzi, kinayeli. “Şakayla karışık alay etme”.

Eklektik: "Eklemek-takmak ". Bir sisteme ait olan veya tek başına anlam ifade eden öğelerin birden fazlasını toparlayarak oluşturulan yeni sistem veya sistemler anlamına gelmektedir. Sanattaki farklı çağ ve üsluplardan seçilen öğelerin yeni bir ürün oluşturmak için ele alınması olgusunu ifade eder. Felsefi anlamda "her sistemin sunduğunun en iyisini almak". “Ondan biraz, bundan biraz, ortaya karışık”.
Fenomen: Hayranlık uyandıracak kadar dikkat çekici ve alışılagelenden farklı olan kişi,  nesne, süreç veya şey. “Görmezden gelinemeyen”.
  
Manifesto: Toplumsal bir hareketin duyurulması ve savların belirtilmesi üzerine kurulan, bir akımın, bir hareketin oluşunu bildiren yazılara manifesto ya da bildiri denmektedir. Havacılıkta bagaj verme işlemleri sonunda ortaya çıkan yolcu ve bagajların kayıtlı olduğu listedir.  “Ne yapıyoruz”.

Deklarasyon: Beyanat, bildirge, duyurma, ilan etme. “Tavrını ortaya koyma”.

Konfirme: Doğrulanmış, onaylanmış.

Paradigma: Bir olaya ya da duruma farklı bakış açısıyla bakabilme. Aynı olaya, kişilerin farklı tepki vermelerinin sebebi paradigmalarıdır. Önceden gelen birikim, tecrübeler ve şartlanmalar ile bir resmi, durumu görme tarzı,  görme şekli. Algı, yaklaşım, yargılama ölçütü. "Yapmış ama acaba niye yapmış". "Hiç bu şekilde düşünmemiştim denilen anlardır".
Aktüerya: Sigortacılığın matematiği ile uğraşan, ileriye yönelik projeksiyonlar yaparak sigorta risk ve primlerini hesaplayan ve raporlayan bilim dalı.
Kimin/neyin hangi koşullar altında, kaç paraya sigortalanacağının hesabını yapan bilim dalı. “Falınızı fallandıralım”.

 
 
 


Dilemma: İkilem, müşkül durum. “Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal durumu”.
İnovasyon: Yenilik, yenileme, yenileşme. Yeni veya önemli ölçüde değiştirilmiş ürün (mal ya da hizmet), veya sürece yeni bir pazarlama yönteminin uygulanmasıdır. Bir şeye ek olan bir yeniliktir. "Yine, yeni yeniden".
 
Proaktif: Hayat üzerinde söz sahibi olma farkındalığı. Yapılan işi bir adım öteye götürmek için çözümler geliştirebilen ve bu yönde adım atmaktan çekinmeyen kişileri tanımlar. “Kriz yöneticisi”.
Argüman: Kanıt, delil, dayanak, tez, iddia, bağımsız değişken. "Ortaya atılan iddaa".

Rasyonel: Akla uygun, akıl yoluyla elde edilmiş ölçülü, hesaplı, tutarlı.  “Yapılan işin hikayesi”.

Spoiler: Bir kitabın, tiyatro oyununun veya filmin konusu veya detayları hakkında bilgi vererek, karşısındaki kişinin  düşüncelerini veya alacağı zevki etkileyen kişi. “Heyecan bozucu kişi”.





Sanki Türkçe eş anlamlısı, tam karşılığı yokmuş gibi kolayı varken zoru seçen ve bu kelimelerin çoğunu ısrarla kullanan bazı arkadaşlarıma sesleniyorum…….

Sorumlu olduğunuz esas konu hakkında böyle anlaşılmaz kelimeler kullanarak çevrenize çok biliyormuş izlenimi vermek, yeterli olmayan bilgi ve tecrübe açığınızı kapatmak, anlaşılmayan değerlidir yanılsamasıyla ben farklıyım mesajı vermek için bu yola başvurduğunuzu biliyorum........

Türkçe kelimeler kullanırsanız, söyledikleriniz veya söyleyemedikleriniz anlaşılarak size sorular yöneltildiğinde zor durumda kalmaktan korkuyorsunuz diye düşünülüyor hakkınızda…….

Benden söylemesi, gerisi size kalmış………
 


17 Nisan 2015 Cuma

Salerno Tıp Okulu, Regimen Sanitatis Salernitanum Kitabı'ndan.... (1414 Yılı)






Sabahları erken kalk ve hemen hatırla,
Ellerini ve gözlerini soğuk suyla yıkamayı,

Usulca temizlemeyi boğazını.

Ve sabahları kalktığın zaman beynini tazele,

Sıcakta, soğukta, temmuzda ve aralıkta,
Hem dişlerini ov hem tara saçlarını.
Bir yerin kanarsa serin tut, yıkanmışsan sıcak,
Yemek yediysen ayakta dur ya da yürü, olmaz zararı.

     (Çeviri: Tabak, R. S. (2000). Sağlık Eğitimi Kitabı, Ankara)






In the morning, upon rising, wash your hands and face with cold water;
Move around a while and stretch your limbs;
Comb your hair and brush your teeth. These things.
Relax your brain and other parts of your body.
After your bath keep warm; stand or walk around after a meal;
Go slowly if you are of cool temperament.


Can Yücel'den "Sağlık Olsun"






Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama,
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin…
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin…
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile.
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,

Ohhh şöyle bir hafifle.
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için “alo "de….
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık,
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa…
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil görerek bak,
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, 

Hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?

Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara….
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire,
Sizden ala misafir mi var bu dünyada.
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,

Eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun,
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!




15 Nisan 2015 Çarşamba

Bazı İnsanlar Neden İyidir- 2






"Yazıların uzun oluyor, dikkatimiz dağılıyor" diye geribildirimde bulunan hayalcinin arkadaşı bloğunun çok değerli takipçileri nedeniyle “Bazı İnsanlar Neden İyidir” konulu yazıyı ikiye böldüm......
Ve karşınızda bugün ikinci bölüm......


Önce bir anekdot; Nasrettin Hocayı uyarmışlar "bak şu adam sana kötülük yapacak, dikkatli ol" diye. Hoca gösterdikleri adama bakmış ve demiş ki  "yapamaz". Şaşkınlıkla "nasıl bu kadar emin konuşuyorsun hoca" demişler. Hoca gayet rahat bir şekilde "çünkü ben o adama hiç iyilik yapmadım" demiş.
Savunduğum konuda beni haklı çıkaracak bol miktarda atasözümüz de var…..
Kadir kıymet bilmemek.
İnsan beşer, kuldur şaşar.
Dost ile ye iç, alış veriş yapma.
Isırgan ile taharet olmaz (kötü kişiden iyilik beklenemez).
El baş örtmez.
Bir şey isteme benden, buz gibi soğurum senden.
Tırnağın varsa başını kaşırsın.
Ağaca dayanma kurur, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür (gider), dayanırsan Hakka dayan, o daima baki kalır.
Kurda, "neden boynun (ensen) kalın?" demişler; "işimi kendim görürüm de ondan".
El elin eşeğini türkü çığırarak (ıslık çalarak) ararmış.
Deveye diken, insana üzen yaranır.
Sen eşek olursan semer vuran çok olur.
Birine bir iyilik yaparsanız, o iyilik göreviniz haline gelir.
Mutlu mu olmak istiyorsun? Kimseden bir şey bekleme.
Hiçbir iyilik cezasız kalmaz, "no good deed goes unpunished"
.
Bütün bu sözleri söyleyen kendi atalarımızın ve başka milletlerin atalarının elbet bir bildikleri vardır.....







Hadi hepsini kabul ettim de “hiçbir iyilik cezasız kalmaz” lafına çok gıcık oluyorum, yani hiçbir karşılık beklemeden yaptığın iyiliğin dönüp dolaşıp sana  patlaması, eğer o iyiliği yapmamış olsaydım o duruma düşmeyecektim hayal kırıklığı, pişmanlığı var ya, bak işte o çok kötü oluyor…….
Neyse kendimizi toplayalım biraz.
Hayal Kahvem yorumunda “şu sözü ıskalamışsın bana göre... İyilik yap, denize at. Balık bilmezse, Halik bilir." diye ayar yapmış galiba......
Iskalar mıyım hiç, özverimin ve sabrımın temelinde bu duygu var şüphesiz. Ankara İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi öğretim üyesi Prof.Dr.Öznur Özdoğan bir konferansında “tahammüllü değil sabırlı olun, fedakar değil özverili olun” demişti.


Kuran-ı Kerim’de Fussilet Suresi (41. Sûre) 46. Ayet ve Câsiye Sûresi  (45. Sûre),  15. Ayet der ki;  "Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir”.
Hepimize iyilik dolu günler ve karşılaştığımız herkesin iyi insan olması dileğiyle .............
Yaşasın iyilik.........

14 Nisan 2015 Salı

Bazı İnsanlar Neden İyidir?






Bugün tersimden kalktım ya da bugüne kadar iyi insan olma gafletinde bulunmam nedeniyle çektiğim eziyetler canıma tak ettiği için artık gönül gözüm mü açıldı, akıl gözüm mü açıldı ve  doğruyu aramaya başladım.......
Önce “iyi insan olmak nedir” sorusuna cevap bakayım, kısaca "başkalarına isteseler de istemeseler de ille de iyilik yapmayı huy haline getirmiş" kişi desek uyar sanırım……
Peki bir insan neden iyilik yapmak, iyi insan olmak ister?  Allah’ın rızası için, bir gün benim de ihtiyacım olabilir düşüncesiyle, diğer insanlar tarafından kabul görmek ve sevilmek için, iyilik yaptığı insanları kendisine bağımlı hale getirmek için, iyilik yapıp karşılığında iyilik görmek için….. diye sıralayabiliriz. Yeterli mi acaba?
Çünkü bütün bunlar pek cazip olmamış ki, gezegenimiz savaş, kavga ve kötülük yeri olmuş yüz yıllardır.....
Çünkü o kadar çok kötü insan var ki her zaman, her yerde, her koşulda.......
Belki de tabiata uygun olan kötü olmak....
Peki bazı insanlar neden iyidir? İyi olanlar neyin kafasındalar onu araştırmak lazım....... Ben teşhisi koydum, henüz keşfedilmemiş farklı bir gen veya bir çeşit gen bozukluğu bu.... Günümüzde yaklaşık 4.000 çeşit genetik bozukluk bilinmekte ve her gün bir yenisi ortaya çıkarılmakta.  Genetik bozukluklar çok ender olarak birkaç bin ya da milyon kişide bir görülürler. Yani iyi insanlarda, yeni bir gen veya bir sorun ne dersek diyelim kesinlikle bir konjenital anomali durumu söz konusu.....
Artık mayoz bölünme hatası mı olur, kromozomun eksikliği veya fazlalığı mı ya da delesyon, inversiyon, translokasyon mu? Onu ben bilemeyeceğim işte……..
Avrupa Yakası dizisindeki Dilber hala gibi “ben lafımı ortaya kodum, beğenen alır gider, beğenmeyen bırakır gaçar”……..



9 Nisan 2015 Perşembe

Ayşe Arman’ın Murat Ülker'le Röportajı..... Düşündürdükleri….. Ve Lucid Dreaming (Rüya İçinde Rüya) ??????





Ayşe Arman’ın geçen pazar günü (05.04.2015)  Hürriyet Pazar ekinde yayımlanan Murat Ülker röportajında, özellikle bir soru ve cevabı çok ilgimi çekti……
A.A: Siz birini işe alırken, "Rüyalarını istiyorum!" dermişsiniz. Bu da biraz fazla değil mi?
M.Ü: Değil! Benim hoşuma gitmeyen bir profil var: "Saat 6 oldu, şalteri kapattım. Hadi bana eyvallah. Yarın sabah serviste de uyurum. İşe gelince önce bir kahvemi içerim, uykum açılınca da işe başlarım..." Ben gerektiğinde 24 saat iş düşünebilen insanlarla çalışmak isterim. Her zaman değil ama bazen de iş, rüyasına girsin! Bunu niye söylüyorum? Çünkü benim rüyalarıma da giriyor. Geçen gece uyandığımda mesela bir baktım, ingilizce bir şeyler anlatıyorum. Ertesi gün toplantı vardı, "şöyle bir konuşma yaparım" diye düşünmüştüm yatarken. Rüyamda o konuşmayı yapıyordum.
Bu paragraftan anladığıma göre; Murat Ülker ekibindekilerin gönülsüz ve mutsuz çalışmalarını istemiyor. Gönülden işini seven, tüm benliğiyle işine konsantre, mutlu işkolikler olmalarını bekliyor…….. 

Hayalcinin Arkadaşı bloğunda 19 Ocak 2015  tarihinde yayımlanan “İşinizi seviyor musunuz????” başlıklı yazımda; bu durumu “Oradasın ama samimiyetin yok, aklında hep başka şeyler, adanma duygusundan yoksun, hep eksik olma durumu. Terfi ve para artışı bile bu aidiyeti sağlamaya yetmez, sürekli bir beğenmeme, eleştirme ve mızıklama içinde günler geçer. Böyle kişiler ile aynı ekipte çalışmaktansa onların işini yapmaya bile razıyım. Onlar için Allah işlerini sevme sevinci versin diye dua ediyorum sadece.” sözleriyle ifade etmiştim.
Tüm sektörlerin çalışanlarında mutlaka olması gereken duygu “aidiyet duygusu”…… Ama üst yöneticiler ekiplerinde, aidiyet duygusundan fazlasını yani adanma duygusu güçlü ve Garcia’ya mektup götüren Rowan’ların olmasını isterler. Askerlik, pilotluk, öğretmenlik, hekimlik gibi bazı mesleklerde çok güçlü olan bu duygu, tüm sektörlerin çalışanlarından beklenebilir mi?  
Saat 6’da şalteri kapatmayan, hadi bana eyvallah demeyen, işe gelince önce bir kahvemi içerim, uykum açılınca da işe başlarım demeyen, işi rüyasına giren çok insan var mıdır?
Kimlerin işi rüyasına girer acaba?

Diye düşünürken rüyalara daldım……………

 
 


Önce işi rüyasına girip başarılı olmuş ünlüler var mı diye bakındım. Tarihte, Alman kimyacısı Friedrich August Kekule, Nobel fizik ödüllü Danimarkalı fizikçi Niels Henrik David Bohr, Elias Howe, Otto Loewi gibi birçok bilim insanının keşif ve buluşlarını rüyalarında gördükleri ilginç olaylar sayesinde gerçekleştirdiğini öğrendim.

Rüya nedir? sorusuna  cevap aradım sonra…….
Aslında bu sorunun kesin ve tatmin edici bir cevabı yok galiba….. Rüyada gördüklerimizin ne anlama geldiği, kişiyi nasıl etkilediği konusunda çalışmalara hala devam ediliyor……..
Rüya, Arapça’da “ra-e-ye” fiil kökünden “uykuda bir şeyi görmek”, isim olarak da “uykuda görülen şey” demek. Rüyada iken bütün gördüklerimizi gerçekmiş gibi yaşarız ve hissederiz. Uykudan uyandığımızda ise gördüklerimizin gerçek olmadığını, bir hayal olduğunu fark ederiz.
Bilimsel olarak uykunun rüya görülen kısmında hızlı göz hareketi (Rapid Eye Movement) olması nedeniyle rüya görülen evreye kısaca “REM Evresi” deniyor. Uykuya daldıktan yaklaşık 70-90 dakika sonra ulaşılan bu evrede görülen rüyaların süresi 9 dakikayla 28 dakika arasında değişiyor ve normal bir uykuda yaklaşık bir buçuk saatte bir REM evresi tekrarlıyor…..

Kur'ân-ı Kerîm'de Yûsuf 12/5, 43, 100; İsrâ 17/60; Sâffât 37/105 ve Feth 48/27 surelerinde Hz. İbrâhim, Hz. Yûsuf ve Hz. Peygamber'in gördüğü rüyalardan söz edilmektedir. Hadis-i şeriflerde ise rüyanın insan hayatındaki yerine ve önemine çeşitli defalar temas edilmiştir. Hz. Peygamberimiz (sav) hadislerinde şöyle buyurmuştur; “Sizden biriniz sevdiği bir rüya görürse o Allah'tandır. Bunun için Allah'a hamd edip rüyasını söylesin” ve  “Rüya üçtür. Allah tarafından olup müjde veren salih rüya, üzüntü verip şeytandan gelen rüya ve insanın kendi kendine bir şeyler söyleyip tasavvur ettiğinden meydana gelen rüya.”
İslam bilginleri, rüyaları ruhun uykuda misal alemini seyretmesi ve bu esnada gördüklerini uyanınca hatırlaması şeklinde açıklamaktadır. İnsan ruhunun kainattaki bütün gerçekleri idrak edebileceğini fakat dünya işleriyle meşguliyetin ruhun önünde bir takım perdeler oluşturduğundan dolayı bunu tam olarak başaramadığını,  uyku halinde ise; bu perdelerin zayıflaması veya kalkmasından dolayı ruhun bir takım gaybi (akıl ve beş duyu ile algılanamayan) gerçekleri kavrayabildiğini söylerler........



 


Psikanaliz alanındaki çalışmalarıyla bir asra damgasını vuran Sigmund Freud’a göre rüya bilinçaltını işaret eder. Kişi hapsettiği duygularını bilinçaltına atar ve orada tutar. Freudyen teoriyle güçlenmiş temelinin yanında mitoloji, din ve felsefe alanlarında derin bir bilgiye sahip analitik psikanalizin kurucusu Carl Gustav Jung ise “Bir rüya bilinçli davranışa belirleyici bir öğe olarak yerleştirilmesi gereken bir gerçekliktir ve bu yüzden gerekli ciddiyetle ele alınmalıdır” der.  Jung’a göre rüyalar kolektif bilincin birer simülasyonudur. Birbiriyle ilgisiz gibi görünen olayların aslında bilmediğimiz bir bütünün parçaları olduğu için eşzamanlı meydana geldiğini söylemiş, kişinin çok yakın hissettiği birinin,  mutluluk, sıkıntı, üzüntü gibi yaşadığı her türlü duyguyu rüyalar aracılığıyla yaşadığı ve uyandıktan sonra gördüklerinin gerçekleştiğini öğrendiği “haberci rüyaları” buna örnek göstermiştir.




Rüyalara dalmışken Christopher Nolan tarafından yazılan ve yönetilen bilim kurgu Inception (Başlangıç)-  2010 filmini anmadan olmaz.  
Başlangıç, zihnin en savunmasız olduğu rüya görme anında, bilinçaltının derinliklerindeki değerli sırları çekip çıkarmayı ve onları çalmayı anlatan etkileyici senaryosu ve muhteşem görselliğiyle unutamadığım, rüya kavramını tartışmaya açan film…..  
Filmde, bir insanın zihninde yatan her şeyi öğrenmek ve onun beyninin en derin noktasına ulaşmak için rüya içinde rüya, tekrar bir rüya, sonra bir rüya diye dördüncü boyuta geçmeleri nefes kesiciydi.
Rüya içinde rüya “lucid rüya” (Lucid Dreaming) yani rüya görürken rüyada olduğumuzun farkında olmak sonra rüyamızın bu farkındalıkla devam etmesi diyebiliriz. Aslında hepimizin ara sıra yaşadığı bir rüya şekli. Rüyamızda bir kabus görürken bunun aslında bir kabus olmadığının farkına varıp uyanmak, tekrar uykuya dalıp aynı veya benzer bir rüya görmek ve yine aynı farkındalıkla uyanmak……
Çocukluğumdan beri, ağır grip olup ateşim 39 dereceye yükseldiğinde  aynı lucid rüyayı görürüm ve o bildik rüyayı yeniden görebilmek umuduyla ateş düşürücü ilaç içmem........


  
 
Rüyalarla ilgili yapılan araştırmaların sayısı bir hayli artmış ve çeşitli açıklamalar getirilmiş olmasına rağmen, herkesin kişisel tecrübe ve duyumundan yola çıkarak bir tahminde bulunması nedeniyle henüz modern bilimin açıklamaları sınırlı kalmakta. Hatta bilim insanları rüyalar çözülürse insanın kompleks yapısına dair birçok şeyin de açıklanabileceğini  söylüyorlar……..


2 Nisan 2015 Perşembe

Elektrik, İnsan Hayatında Yaptığı Fantastik Değişim ve Bilim Kurgu Masalları.......




 


Salı günü (31.03.2015) yaşadığımız elektrik kesintisini, ilk anda sadece kısa süreli ve lokal  olarak düşündük..... Çünkü on yıldır böyle bir şey yaşanmamıştı, nadiren ve sigorta atması benzeri basit bir nedenle olan elektrik kesintileri en fazla on dakika sürer, hemen normal hayatımıza dönüverirdik..... Ancak bu sefer kesinti uzayınca, sadece bizim mahallemizde, bizim şehrimizde olmadığını, bir çok ilimizde aynı anda kesinti olduğunu öğrenince ve sürenin belirsizliği hepimizde ciddi bir telaşa yol açtı.........


Elektriksiz, internetsiz ne yapardık??????? 

Allahtan bir kaç saat sonra sorun giderildi de elektrikli,  akıllı telefonlu, internetli ve sosyal medyalı dünyamıza geri dönebildik.....  Bu sayede elektriğe ve teknolojiye ne kadar bağımlı olduğumuzu, onlar olmadan yapabileceğimiz şeylerin ne kadar sınırlı ve bize yetersiz olacağını düşünme fırsatımız oldu........

Bizim yaş jenerasyonumuz, çocukluğunda akraba ziyaretlerine gittikleri elektrik olmayan köy evlerinde gaz lambası ile akşam yemeği yiyip ebeveyn sohbetleri dinlemiştir mutlaka. Yani birazcık bağışıklığımız var, bir süreliğine de olsa elektriksiz vakit geçirebilmeye. Ama bugünün gençleri sudan çıkmış balık gibi oldular bu birkaç saatlik elektrik kesintisinde…..

Elektrik önemli, hem de çok önemliymiş. Kıymetini anlamış olduk bir kez daha.....
 


   
 
 
 
  
Bir varmış, bir yokmuş...... Eski çağlardan beri farkına varılmasına rağmen, elektriğin ve ampulun icadı çok gecikmiş aslında.... 1800’lü yılların son çeyreğine kadar yani 135- 140 yıl öncesine kadar ne ampul ne elektrikli aletler varmış…....
İnsanoğlu yüzyıllarca elektrik ve teknoloji olmadan nasıl yaşamış ve nasıl sadece insan gücü, hayvanlar ve mekanik araçlarla medeniyetler kurulmuş diye düşünmeden edemedim.......
Ortaokul yıllarımda okuduğum, hayal dünyamı ortaya çıkaran, geliştiren serüvenlerle dolu Jules Verne kitaplarını hatırladım birden.
O kitaplarla başlayan ve sonraki yıllarda tarih kitabı veya tarihi roman okurken oynamayı sürdürdüğüm, yüzyıllar öncesiyle bugün arasında hayali yolculuk yapıp, "hikayenin tarihi ile günümüzde aynı olan şeyleri bulma ve aynı duyguları hissetme" oyunum aklıma geldi. Hava aynı, su aynı, çiçek aynı, ağaç aynı, elma aynı, kilim aynı, yün yastık aynı. Öyleyse su içerken, elma yerken, çiçeği koklarken, ağacı seyrederken onlarla aynı duyguları hissediyorum diye düşüncelere dalmışlığım, hayaller kurmuşluğum çoktur. Bu noktadan çıkarak empati yapmaya çalışıp, insan davranışlarının yüzyıllarca uzaktan benzerliğine çok şaşırmışımdır......
Daha sonra "hikayenin tarihi ile günümüzde farklı olan şeyleri bulma" ile oyunuma devam ederim. Tarihin anlı şanlı hükümdarlarının, krallarının, kraliçelerinin, romanlardaki kahramanların bugün kullandığımız sıradan bir aleti bile bilmedikleri düşüncesiyle kendimi daha şanslı  hissederim. Haksız mıyım ama, o çok güçlü kudretli krallardan, zengin insanlardan çok daha gösterişli oyuncaklarımız var bugün……
Beni  en  şaşırtan şey ise, tekerleğin icadından (Sümerler MÖ 3.500) sonra dönüm noktası olan buhar makinesinin icadına (1698'de Thomas Savery - 1777’de James Watt) kadar geçen sürenin çok uzun olması……
Buharlı motorlar, 1787 yılına kadar sadece su pompalarını ve tekstil makinelerini çalıştırmak için kullanılmış. 1800’lü yılların ilk çeyreğinde, buhar makinesiyle çalışan gemiler ile yolculuk başlayınca; Jules Verne fantastik hayaller kurup Balonla Beş Hafta (1863), Dünyanın Merkezine Yolculuk (1864), Denizler Altında Yirmi Bin Fersah (1870), Seksen Günde Devr-i Âlem (1873) kitaplarını yazmış……



 






Ve Elektrik İcad Edildi

Elektriğin icadı aşamalarında 1800'lü yıllarda bir çok bilim adamı rol almış, 1873’te Zénobe-Théopline Gramme elektrik enerjisinin hatlar aracılığıyla etkin bir biçimde iletilebileceğini göstermiş. 1880’de Thomas Edison’un ampulü keşfiyle elektrik enerjisi aydınlatmada kullanılmaya başlanmış.

Nikola Tesla (1856-1943), elektrik üzerine sayısız  deney yapmış, elektriğin kablosuz taşınabilmesi, alternatif akım, uzaktan radyo kontrolü, hidroelektrik santral gibi bir çok buluşa imza atmış 20. yüzyılın en önemli dahilerinden biridir.....
 

 
 
 
Ardından elektrikli makinelerinin icat edilmeleri hız kazanmış….

Radyo 1898 yılında (Marconi) ilk defa gemiden sahile haberleşmek için kullanılmış, ilk televizyon görüntüsü 1926 yılında (John Logie Baird),  renkli televizyonun ABD'de geniş kitlelerce kullanımı ise 1960'lı yıllarda  gerçekleştirilmiş.








Gelelim yakın tarihimizdeki gün be gün şahit olduğumuz her gün yeni bir yeniliğe ayak uydurmaya çalıştığımız icadlara…..

Kablosuz telefon sistemi  GSM (Global System for Mobile Communications) teknolojisi 1973 yılında (Martin Cooper) geliştirilmiş ve ilk SMS 1992 de ise gönderilmiş. 1991 yılında cep telefonu üretilerek ilk görüşme yapılmış.
Amerikan ordusunun güvenlik amaçlı iletişim ağı Arpanet ile 1969 yılında gönderilen ilk e-posta iletisi “QWERTYUIOP”. Bilim adamları (özellikle Vinton Cerf) bu iletişim ağını  bilgisayarlar arasında veri transferi için  1970 yılında kullanmaya başlamış ve 1973-1978 yılları arasında TCP/IP geliştirilen protokol ile dünyanın her yerinden internete bağlanmaya izin verilmiş.
Bilgisayarla sağlanan, uluslararası bilgi iletişim ağı internet, hangi kullanıcının hangi makinede olduğu bilgisini ayırmak için  @ sembolü (Ray Tomlinson) ve bilgi paylaşımında bir devrim olan www (world wide web) oluşumu bugün milyarlarca insan tarafından kullanılıyor.
10 Mart 1876 tarihinde ilk telefon görüşmesi  (Graham Bell) yapıldığında  19. ABD Başkanı Rutherford B. Hayes'ın “Çok güzel bir buluşa benziyor ama Tanrı aşkına bunu kim, niye kullanmak istesin ki?” yorumu aklıma geldi birden ve   bugün yaşasaydı telefonsuz durabilir miydi acaba dedim içimden.......
 
 





İnternet üzerinden arama motorlarının en ünlüsü Google 19 Ağustos 2004 tarihinde (Larry Page ve Sergey Brin), şu anda dünyanın en fazla ziyaret edilen sosyal paylaşım sitesi  olan Facebook 4 Şubat 2004 tarihinde (Mark Zuckerberg) kuruldu. Gençlerin ve bağımlılarının sanki dünya kurulalı beri varmış, onsuz yaşanamazmış zannedebilecekleri  Facebook'un şu anda 1 milyardan fazla kullanıcısı bulunmakta........
Diğer sosyal ağ ve mikroblog sitesi olarak 2006 yılında (Jack Dorsey) kurulan  internet dünyasının SMS'i, Twitter'da her dakika yaklaşık 98 bin tweet atılmakta.....
Fotoğraf paylaşma programı Instagram Ekim 2010'da, akıllı telefonlar için geliştirilen, platformlar-arası çalışma özelliğine sahip bir mesajlaşma uygulaması WhatsApp Messenger (Biran Acton ve Jan Koum) Ağustos 2012  hayatımıza girmiş.
Bilim kurgu kitaplarında ve çocukluğumuzdaki TV dizilerinde uzaya yolculuk, ışınlanma, zaman makinesi, robotlar filan hayal edilirdi ama dünyanın en büyük kütüphanesi,  bilgi deposu ve bilgi iletişim ağı internet ön görülmüş müydü? Hiiiiiç hatırlamıyorum...... 







Her şey son 100 yılda hatta son 30 yılda inanılmaz bir hızla gelişti. Vallahi iyi uyum sağlıyoruz her yeniyi öğrenmeye. Ortanın üzerinde gelir düzeyinde olan ailelerin bile uzun yıllar sadece radyo, buzdolabı sonra merdaneli çamaşır makinesi, siyah beyaz televizyon ve ahizeli telefon gibi elektrikli ev araçları vardı.  Bu evlere doğmuş olup teknolojik gelişime uyum sağlayan bizim yaş gurubundan herkese hayranlık duyuyorum.....
Bakalım daha neler icat edildiğine şahit olacağız ömrü hayatımızda, hadi hayırlısı....


Işınlanma, klonlanma, zamanda yolculuk makineleri bulunacak mı acaba?
Gelelim benim fantastik hayalime…. Zaman makinesi icat edilmiş ve  bugün kullandığımız teknoloji harikaları ile "bir kaç dakikalığına" tarihin anlı şanlı hükümdarlarını, krallarını, kraliçelerini, romanların kahramanlarını ziyaret edip onları şaşırtıyorum...... Belki bir gün olur mu ki?   

Ali baba ve kırk  haramiler masalındaki “açıl susam açıl” sözleriyle, bugün hepimizin çok alışık olduğu asansörün ve otomatik kapıların açılmasının; yine masallarda sevdiği kişiyi gösteren "fanuslar" ile kilometrelerce uzaktaki kişilerle yüzyüze görüşme yaptıran tango, skype programlarının benzerliği şaşırtıcı değil mi sizce?

Alaaddin'in "sihirli lambası" belki de zaman makinesi olamaz mı?

1899 yılında "Artık yeni hiçbir şey yok. İcat edilebilecek her şey icat edildi" diye konuşan Amerika Patent Dairesi Başkanı Charles Duell'in  bugün hayret verici bulunması gibi  "Zaman makinesi icat edilmeyecektir çünkü eğer gelecekte icat edilmiş olsaydı şu anda  bizim  gelecekten turistlerin akınına uğramamız gerekirdi" diyen kişi de bir gün hayret verici bulunacak mı?