29 Temmuz 2015 Çarşamba

Atı Alan Üsküdar’ı Geçti; "Kız Kulesi Efsaneleri"





İki kıtayı kucaklaştıran ve birleştiren güzel İstanbul, aşkların, aşıkların kenti……
Ve İstanbul’u İstanbul yapan simgelerinden biri, dünyada eşi benzeri olmayan, 2500 yıllık gizemli bir tarihe sahip muhteşem “Kız Kulesi”…..
Yüzyıllar boyunca sevgililerin, manzarasına karşı aşklarını ölümsüzleştirdiği, romantizmin ilk akla gelen sembolü, geçmişten geleceğe, aşka dair bütün hayallere yol gösteren "güzeller güzeli  kız kulesini" gördüğüm ilk günden beri hep hayranlıktan ağzım bir karış açık ve başka bir boyuta geçerek seyrettim karda, buzda, yağmurda, çamurda, sıcakta……
2000 yılında restore edilerek mekân haline geldiğinde öyle çok sevinmiştim ki…..
İstanbul’da aşık olup evlendiğim adamla, bu kulede romantik bir akşam geçirmeyi hayal etmiştim o zamandan beri….
Ancak bugüne  kısmetmiş…..
Hiçbir bahane bu gecikmeyi hafifletmeyecek ama yıllardır Ankara’da yaşıyor olmanın etkisi, işler güçler, falan filan fişmekan derken bir türlü gerçekleştirememiştik bu hayalimi…..




 
 
 
 
Nihayet hayalim gerçekleşiyor.......
Çünküüüüüüü.....
Bebekliğinden bugünlere gelmesine sevgi ve gurur duyarak  tanık olduğum, çalışkan, başarılı, iyi kalpli, dünya güzeli bir genç kızın düğünü var bu hafta..….
Dilerim çok çok çok çok çok mutlu olsunlar……..







Hayallerimden bahsedip efsanesini anlatmazsam eğer Kız Kulesine ve yaşanan aşklara saygısızlık etmiş olurum....
Yüzyıllardır Kız Kulesi hakkında birçok efsane anlatılmış……
Ovidius (Hero ile Leandros) Efsanesi, Yılanlı Prenses Efsanesi, Battalgazi Efsanesi en meşhur olanları......
Bana göre en güzeli, “mutlu son” ile biten Battalgazi efsanesi.....
İstanbul'u kuşatmaya gelen Battal Gazi kuşatmadan bir sonuç alamayınca Kız Kulesinin önündeki kıyıya karargah kurmuş ve karargah yedi yıl burada kalmış...... 
Efsaneye göre, Battal Gazinin bu kadar uzun süre beklemesinin  esas nedeni, Üsküdar Tekfurunun kızına aşık olmasıymış..... Üsküdar Tekfuru, Battal Gaziden korkusuna kızını, hazineleri ile birlikte kuleye kapatmış. Şam seferinden sonra Üsküdar'a dönen Battal Gazi, kayık ile kuleye gitmiş ve hem sevdiği kızı, hem de hazineleri alarak Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmış......
"Atı alan Üsküdar'ı geçti" sözünün bu olaydan geldiği rivayet edilir…..
 
  
 
 



Adı ile müsemma, efsanelerdeki prenseslere atfen buraya “Kız Kulesi” ismi verilmiş zaten……..

Gidip havasını koklayacağım Kız Kulesinin, duvarlarına, taşlarına, toprağına dokunup yıllar önce yaşanan aşkları hissedeceğim….….    

                                            
                                 Geliyor Boğaziçi’nden doğru,
                              Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
                                   Mavi sular üstünde yine,
                                      Bembeyaz Kızkulesi.
                                
                                     “Ziya Osman Saba”



24 Temmuz 2015 Cuma

Sevdim mi Tam Severim, Sildim mi Tek Kalemde…...

 
 
 

 
Rol yapmayı pek beceremem, gözlerim, mimiklerim, jestlerim kısaca beden dilim duygularımı hemencecik ele verir....

Sabrım taştığında "sevdim mi tam severim, sildim mi tek kalemde" misali, bir türlü sevemediklerimi veya sevmekten vazgeçtiklerimi görmezden gelirim, yokmuş gibi davranırım…..

Ruh durumum hemen yüzüme yansır, gayet normal ve kibar davrandığım halde sadece pozitif enerji saçmayı durdurmam sebebiyle, daha önceki hallerime alışkın olan karşımdaki  hemen sorar, “neyin var?”
Bende kırgınlığın ve mevcut durumun  canıma tak etmesinin  verdiği savunma mekanizmasıyla  biraz pislik yapacağım ya, “yok bi şeyim” diye karşılık veririm....

Karşımdaki hatasının farkında ama pişkinlikle  "var, var" diye üsteler. Ben de “pozitif enerjim taze bitti” diye noktayı koyar, inadına sakin ve soğuk dururum……

Veee için için keyif alırım bu durumdan. Oh olsun, kıymetimi bilmeyene bundan sonra yağmurlu günde su vermeyeceğim diye bazen tuttuğum bazen tutamadığım kararlar alırım.....


 
 
 
 
Yıllar yıllar önce yaşadığım bir olay geldi aklıma….
Tıp fakültesi ikinci sınıftaydık sanırım, dersler nasıl çok, nasıl ağır anlatmaya kelimeler  yetmez…..

Sabah sekiz akşam altı arası derslik ve laboratuvarlarda günümüz  geçiyor, bi dolu yeni bilgi öğreniyoruz, akşamdan sonra da sabahlara kadar ders çalışıyoruz……

Bu derece yani.....

Bir sürü latince kelime ezberliyoruz, organların, hastalıkların, sendromların isimleri, bulguları, etiyolojileri vs.....
Laboratuvarlarda ise kadavralar, doku örnekleri,  tüpler, sıvılar ile öğrendiklerimizi görsel olarak algılıyoruz, pekiştiriyoruz …..

Böyleyken böyle…….

Gençliğimizi yaşayamadan sadece ve sadece çalışarak, öğrenerek geçen günler…..

Ailemden uzak bir şehirdeyim ve üniversitenin öğrenci yurdunda kalıyorum, bir odada dört kişiyiz ve tesadüfen o yıl ki oda arkadaşlarımla hepimiz aynı sınıftayız…..

Onları ders çalışmaya teşvik ediyorum, erken kalkıp hem ders çalışıyoruz hem de okula vaktinde gidiyoruz….

19 yaşın enerjisi var, yorulmak nedir bilmiyorum, ruhum da bedenimde kıpır kıpır hareket halinde. Hayata yetişebilmek, sorumluluklarımı yerine getirebilmek için koşturup duruyorum,  ayıptır söylemesi  biraz “tezcanlıyım”, ya da tıbbi tabiriyle “hiperaktifim” ….

Genciz ya, giyinip süslenme isteği damarlarımda dolaşıyor bir yandan.  Ve sabahın erken saatlerinde okula gitmeden önce "tıkır tıkır” hazırlık yapıyordum. Bu hazırlanma sürecindeki tıkır tıkır” yapma durumumdan odadakiler rahatsız olurlar  ve 10 dakika daha fazla uyuyabilmek için beni kıracak cümleler kurarlardı. Oysa sayemde erkenden uyanıp derse yetişebiliyorlardı……

Eeeeee bende ki sabır bir yere kadar. ….

Yine böyle homurdandıkları bir gün “görürsünüz siz yarın” dedim içimden…..

Ertesi sabah yine erkenden uyandım (belki de ders çalışmaktan hiç uyumadım?), bu sefer tıkırdamadan sessiiiiz sessiiiiiz hazırlandım ve zırnık gürültü yapmadan usulca odadan çıkıp okula gittim…..

Bizim hanımefendiler saat on buçuk civarında teşrif edebildiler okula….

“Niye bizi uyandırmadın” diye sordular utanmadan, "çok güzel uyuyordunuz, kıyamadım sizi rahatsız etmeye” dedim intikamın keyfiyle. Ancak o zaman anlayabildiler ve biraz kızgın, biraz derslerini almış şekilde kös kös yerlerine oturdular……

Bu bana da ders oldu, kıymetimi bilmeyenlere  bazen hadlerini bildirmem gerektiğini öğrendim….

Peki başarabildim mi?

Sabrım adamakıllı taştığında, çok bunaltıldığımda evet bildirdim hadlerini hak edenlere çok şükür….

 
 

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Tatilimi Ay'da Dolundünya Seyrederek Geçirmek İstiyorum......






Şu muhteşem güzellikteki tarihi görüntü, dün (15 Temmuz 2015 tarihinde) başta sosyal medya olmak üzere tüm yayın organlarında bize merhaba dedi......


New Horizons (Yeni Ufuklar) isimli nükleer güçle çalışan uzay sondasının, Pluton gezegenine gerçekleştirdiği en yakın uçuşu sırasında çektiği bu fotoğrafı; "Görkemli Pluton'dan Önizleme" başlığıyla, ABD Başkanı Barack Obama ise twitter hesabından "Pluton ilk ziyaretçisini kabul etti" mesajıyla paylaştı….

 



 

Güneş sistemindeki yolculuğuna 19 Ocak 2006'da Florida'daki Cape Canaveral uzay üssünden fırlatılarak başlayan New Horizons, fırlatıldıktan 9 yıl 6 ay sonra, saatte 49 bin 567 kilometre hızla, uzayda yaklaşık 4,8 milyar kilometre yolculuk yaparak "keşfedildiği 1930 yılından beri gizemini koruyan" Pluton'a 12 bin 472 kilometre yakın uçtu......
    





Neil Armstrong’un 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı yolculuk ile Aya ilk ayak bastığında söylediği;

          "İnsan için küçük, insanlık için dev bir adım"
          (That's one small step for [a] man, one giant leap for mankind)
 
sözlerinin üzerinden tam 46 yıl geçmiş..... 
Çocuktum, ufacıktım, radyodan bu haberleri heyecanla dinlemiştim. Günlerce "belki ben de birgün Ay'a gidebilirim" hayalleri kurmuştum.......

 
O zamanki teknoloji ile gidilen Ay’a bugünün teknolojisi ile haftalık turlar düzenlenmesi, Ay istasyonları ve üsleri filan kurulması gerekirdi aslında……
Özellikle büyüleyici güzellikte süper dolunay olduğu akşamlarda, Ay’a gidip dolundünya seyredebilme hayallerine dalıyorum……


Belki bir kaç yıl sonra olabilir, fakat beni "yaşınız uygun değil" diye kabul etmezlerse çok bozulurum ama....
 

14 Temmuz 2015 Salı

Bir Zamanlar Fakir Ama Gururlu Bir Genç Vardı……

 
 




Kitap satın almak için dolaşırken “Her Piyon Potansiyel Bir Vezirdir” isimli kitap dikkatimi çekti, yazarı satranç ustası Bruce Pandolfini….

Bu başlık beni bir anda yıllar öncesine götürdü…..

Bir arkadaşım vardı, o genç yaşında yükselme hırsı,  sınıf atlama çabasıyla kavrulurdu.  Akranları gibi yaşının verdiği heyecana kapılmaz, anlık kararlar almazdı, herhangi bir hareketi yapmadan önce enine boyuna iyice düşünürdü.......

Eleştiren olduğunda “ben satranç oynuyorum, attığım her adımda en az on hamle sonrasını düşünüyorum, hedeflediğim yere ulaşmak için planlarımı yaptım ve hayatımı bu şekilde yaşıyorum” derdi……

 

 






Satranç…..  

İlkokul 4. sınıfta adını duyduğum, bir hevesle babama aldırdığım, ancak taşların ve birkaç oyunun ismini bilmekten öteye gidemediğim, yarısı siyah, yarısı beyaz renkli, toplam 64 kareden oluşan bir alan üzerinde, 16'sı beyaz, 16'sı da siyah toplam 32 taş ile oynanan bir zeka oyunu.

Hatırlarsınız eminim..... Garry Kasparov, Anatoly Karpov gibi efsanevi dünya şampiyonlarının günlerce süren inanılmaz karşılaşmalarını basından takip ederdik 90’lı yılların başında…...

Oyunun amacı rakip şahı mat etmek…..

Ama nadiren de olsa oyunun berabere bittiği de olabiliyor…...

Bu düşüncelerle “Her Piyon Potansiyel Bir Vezirdir” kitabını alıp hızla göz gezdirmeye başladım…..

Satranç kurallarından yola çıkarak, kariyer yapmanın ipuçlarının anlatıldığı bu kitaptan çıkardığım sonuç; Sadece 1 puan olan "Piyon" gibi küçük bir rolle hayata başlayan birisinin bile doğru bir strateji ile bulunduğu hattın son karesine vardığında  “Piyon Terfisi” yapabileceği  yani  9 puanlık "Vezir" olabileceği hatta "Şah Mat" diyebileceği ….. (kale 5 puan, at ve fil 3'er puan)

Bu kitabı kariyerinin başındaki gençler mutlaka okumalı, ama daha önemlisi satrançta öğrenmeliler…..

Arkadaşım mı ne oldu…..

Ömrü boyunca hep stratejik düşünerek,  ileriyi görerek yaşadı, her zaman analizci yaklaşımla planını sağlam yaparak yürümeyi tercih etti……

Başardı mı peki?
 
Eeee herhalde…..

 

9 Temmuz 2015 Perşembe

Kimlere Saygı Duyuyorum....…





- Canım anneme,

- İhtiyacım olduğunda meşgul olduğu her şeyi bırakıp yanımda olanlara,

- Hayatın getirdiği olumsuz koşullara rağmen umutlu ve enerjisi yüksek olanlara,

- Küçük mutlulukları keşfedebilenlere,

- Karşısındaki insanın gözlerine içtenlikle bakıp dinleyenlere,

- İnançlı, sabırlı, tevekkül ve şükür sahibi insanlara,

- Merhametli, koruyucu, kollayıcı olanlara,

- Günaydın, teşekkür ederim, lütfen sözcüklerini günlük yaşamında sıkça kullananlara,

- Edebiyat, müzik, resim, tiyatro, opera, sinema…. kısaca sanatseverlere,

- Engin bir kültüre sahip olanlara ve bunu yerinde kullanabilenlere,

- Yemek yapmayı ve ikram etmeyi sevenlere,

- Özgüveni başkalarını rahatsız etmeyecek düzeyde olanlara,

- Kendisiyle övünmeyenlere,

- Eksik yönlerini itiraf edebilenlere,

- Sorunlarıyla dalga geçebilenlere,

- Mesleki yaşamdaki rolünün getirdiği ayrıcalıkları önemsemeyenlere, 

- Muktedir iken ezmeyenlere, erksiz iken ezik olmayanlara,

- İstikrarlı ve olumlu duruş sergileyenlere,

- Kriz anında soğukkanlılığını koruyarak yapılması gerekeni yapabilenlere,

- Gözlerinin içi gülenlere,

- Yaşama sevinci duyanlara,

- Yapmacık olmayanlara,

- Gerektiğinde özür dileyebilenlere, gönül alabilenlere,

- Sadece kendisinin değil başkalarının çocuklarına da sevgi, anlayış ve hoşgörülü

  davranabilenlere,

- Bitkileri, hayvanları sevenlere ve sadece sevmekle kalmayıp ilgilenenlere,

- Başkaları acı çekerken keyif almayanlara, bilakis empati yapıp hassasiyetle
 
  yaklaşanlara, gerekiyorsa yardıma koşanlara,

Uzun lafın kısası insan gibi insan olanlara…….

Hem saygı duyuyorum, hem de değer veriyorum……..


7 Temmuz 2015 Salı

Kimlere Çok Gülüyorum.......

(Müstehzi bir şekilde: alaycı, kinayeli bir biçimde)





- Söylediği palavralara kendisi de inananlara "sen neymişsin be abi/ablalara"

- Kendi açtığı kuyuya düşenlere

- Güçlü iken ceberrut (acımasız, merhametsiz) olup, güçten düşünce  mazlumu oynayanlara, sevgi ve merhamet bekleyenlere

- Üç kuruşluk çıkar uğruna yalakalık yapanlara

- Baaayan diyen erkeklere

- Yanında eşi veya kız/erkek arkadaşı varken radarları açık olanlara

- Pastaları, börekleri lüplerken çaya tadlandırıcı koyan teyzelere

- Gösteriş için yapılan davranışlara;

            - 25 cm topuklu ve dar ayakkabı ile acı çekerken iyiyim rolü yapanlara
               (aksi fizyolojik olarak mümkün değil çünkü)
           

            - Abartılı bir şekilde yaşından genç giyinenlere
               (misal: mini etekli nineler ile uzun saçlı dedeler gibi......)
           

            -  Gittikleri yerin tadını çıkarmak yerine selfie ve sosyal medya işini abartanlara
           

            - Hava atmanın hayatın kendisinden önemli olduğunu zannedenlere                      
              "mazrufa değil zarfa bakanlara"
           

            - Afralı, tafralılara
 
- Çok eğitim alıp, çoooook kitap okuyup zerre-i miskal yaşamına yansıtamayanlara

- Yaptıkları terbiyesizlikleri görmezden geldiğim için beni salak zanneden küçük beyinlilere

- Ama en içten olarak; bazen çocuk, bazen olgun, bazen kırgın ve küskün, bazen çılgın, bazen çok bilmiş, bazen kandırılmış (salak yerine konmuş) hallerime.......

Çok ama çooooooook gülüyorum.....

 

 

2 Temmuz 2015 Perşembe

Bugün Benim Doğum Günüm, Babaannemin Öldüğü Yaştayım…..



 
 


Bugün benim doğum günüm.....
Ne ilginç bir tesadüf ki, dün gece çok çay içmemin yan etkisi olarak uykum kaçınca sosyal medyada gezinirken saat 01.30'da (yani bugün) 85 yaşındaki amcamın facebook sayfasında; ismini birinci ismim olarak taşıdığım babaannemin fotoğrafını hayatımda ilk defa gördüm ve tahmin edemeyeceğim kadar çok etkilendim……

Ben doğmadan yıllar yıllar önce genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiş olan babaannemin herhangi bir fotoğrafı babamda yoktu kesinlikle.. Çünkü benim çocukluğumda fotoğraf albümü bakmak güzel bir sosyal aktiviteydi ve ben aile albümündeki fotoğrafların hepsini ve kişilerin hayat hikayelerini tek tek bilirdim.......


Eskiden fotoğraf çektirmek şimdi ki gibi kolay değildi, çok zengin ve meraklı kişilerin fotoğraf makinesi olurdu ancak. İnsanlar genellikle özel günlerinde veya senede bir iki defa fotoğrafçıya (sonraki yıllarda stüdyoya) giderek fotoğraf çektirirlerdi....

Bu nedenle babaannemin de hiç fotoğrafı çekilmemiştir diye düşünmüş ve hayatının zor sınavlarla geçtiği anlatılan babaannemi hep merak etmiştim……

Bu fotoğraf çok kıymetli benim için......
İlk göz ağrısı evladı olan babacığımın üniversiteyi bitirip memur olduğunda çekildiğini tahmin ettiğim bu çok kıymetli fotoğrafı; dikkatle, saygıyla, sevgiyle uzun uzun inceledim ve ismini taşıdığım babaanneme fiziksel olarak ta benzediğimi fark ettim……
İnşallah kaderim ve ömrüm benzemez babaanneciğime……
Babacığımı da kaybedeli çok yıllar oldu, ana  oğul kavuşmuşlardır …..
Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun…….