31 Aralık 2015 Perşembe

Bir Yıl Daha Biterken.....






Miladi bir yıl daha bitiyor, bulunduğumuz yılın tarihinin rakamına bir eklenecek….
Bir yıl daha yaşlanıyoruz….
Bu düşünce ile yılın son saatlerinde paniğe kapılırım ve içime bir ağırlık çöker her sene….
Ve zamanı durdurmak isterim çaresizce….

Hep geçmişe nostalji duyar insanoğlu.....
Aaaah, ah ben eskiden böyle miydim, şöyle şöyleydim diye iç geçirir, keşke "şimdi şu yaşımda, şurada olsaydım" der......
Eğer zamanı seçmek mümkün olsaydı siz hangi yıla dönmek, hangi yıldan tekrar başlamak isterdiniz acaba?

Ne kadar genç olmak sizi mutlu eder?
Minicik çocukluğunuza mı, okul öncesine mi, ilkokul, lise, üniversiteye mi, hayatınızın aşkıyla karşılaştığınız güne mi dönmek istersiniz?????

Yoksaaaa hayatınızı altüst eden o kişi ile tanışmadan öncesine mi, size kazık atan dostlarınızla fazla samimi olmadığınız günlere mi?

İlk kiraladığınız mütevazı evde yeniden yaşama, ya da aldığınız ilk arabanın (ikinci eldi ama çok güzeldi) direksiyonuna yine aynı heyecanla oturma fikrine ne dersiniz?????
Daha genç, güzel/yakışıklı sağlıklı olduğunuz ve anne babanızın hayatta olduğu yıllara dönmek şimdiden gözlerinizi mi doldurdu ne?????

Bugünkünden daha iyi ve daha mutlu hissettiğiniz “herhangi bir yılın filanca günlerinde" olmayı hiç düşünmediniz mi yoksa?
Bi düşünün bakayım....

Yaşadığınız o “filanca günlere” geri dönme şansı verilse, hangisine dönmek istersiniz?
Sorusu eğer bana sorulsaydı hiç düşünmeden “1995 yılı yaz ayları” derdim ......


Uzun sözün kısası; Allah 2016 yılında Ülkemize, ailelerimize ve hepimize huzur, barış, sağlık, sevgi, mutluluk, başarı ve güzelliklerle dolu günler nasip etsin.....

Dualarımızın kabul olması umuduyla 2016 yılını hoşgeldin diyerek karşılıyoruz.......



Not: Lütfen bu güzel Zeki Müren şarkısını da dinleyiniz.....







29 Aralık 2015 Salı

Modern Zaman Annelerinin Baskıları

 
 




Benim genç kızlığımda annem benimle ilgili  her şeye pek karışırdı.....

Okula gidiş gelişim, aldığım notlar, evde ders çalışma saatlerim, okuduğum kitaplar, odamı toplayıp temizleme, sofra kurma kaldırma gibi ev işleri, yaz tatillerinde yemek yapmayı ve örgü örmeyi öğrenme vs. her türlü detay annemin kontrolündeydi....

Saçım, giyim kuşamım zaten bütün aile büyüklerinin sürekli denetimi altındaydı, aman eteğim kısa olmasın, yakası açık olmasın, dar olmasın uyarıları hatta taarruzu altındaydım.....

Sağ olsun anneciğim hanım hanımcık uslu bir genç kız olmam için çok uğraştı ama pek başarılı olamadı sanırım, o sindirmeye çalıştıkça ben biraz farklı olarak geliştim......

O zaman ki aklımla annemin baskısından ancak babamın onaylayacağı bir duruşla kurtulabileceğimi fark ettim, daha özgür ve dominant olabilmek uğruna feminen değil maskülen davranışları tercih ettim yıllarca…..
 Ne de olsa “erkek gibi kız olmak” o yıllarda pek popülerdi, babaların çok övündüğü bir kız çocuğu modeliydi….

Fakaaaat annemin en baskın olduğu, kendi sözünün üzerine hiç bir şeyi kabul etmediği (eeee kimin annesi) ve benim de direnemediğim durumlar vardı hiç şüphesiz….
Eve misafir geldiğinde; misafiri karşılamak, terlik vermek, büyüklerin elini öpmek, annemin ikramlarına yardımcı olmak vs…., kandillerde  anneanneyi, dedeyi ziyaret etmek, teyzeleri, halaları hiç değilse telefonla aramak, bayramlarda komşuları ve bilumum akraba-i taallukatı ziyaret etmek…..

Bayram biterdi, bizim bayram ziyaretleri bitmezdi hiç….

Evlendikten sonra bu durumun ikiye katlandığını söylememe gerek var mı????
Eşimle bir baktık ki bayramda ikimizin de ailesini ziyarete gittiğimiz zaman yaklaşık 2000 km şehirlerarası yol yapıyoruz, yani en az 20 saat yollarda vakit geçiriyoruz.....
Bu durumu kolaylaştırmak, daha az yorucu hale getirebilmek için fikir jimnastiği yaptık ve ikinci bayramdan itibaren Ramazan Bayramında benim memlekete, Kurban Bayramında eşimin memleketine gitmemizin daha mantıklı olacağına karar verdik ve uyguladık senelerce.....

Bayram sevdiklerimizle güzel şüphesiz, ama tüm çabalarımıza rağmen “vayyy büyüdüler de bizi beğenip gelmiyorlar” diye gönül koyan dığdısının dığdısı akrabalarımız oldu yine de….
Neyse bu konu çok uzar gider, belki başka bir yazının konusu yaparım sonra uzuuuuun uzun.....
 
 
 
 

 
 

 
Günümüzde böyle konularda çocuklara baskı yapmak ne mümkün!!!!!!


Misafir geldiğinde tesadüfen karşılaşırlarsa hoşgeldiniz dediklerinde bile sevindirik oluyoruz…..


Şimdi anneler çocuklarını facebook'tan takip etme telaşındalar. Gençler, kendilerini daha özgür hissetmek için anne, baba, kardeş veya akrabalarını "arkadaş listelerine" eklemiyorlar.  Gecenin bir vakti uyanıp çocuğunun face'i açık kalmışsa karıştıran arkadaşlarım var......


Geçen gün samimi arkadaşlarımdan birinin kocaman kızına baskı yaptığına şahit oldum, “Defne’ciğim face'de Gülay teyzeni, Haluk amcanı niye like'lamıyorsun, sana çok küsüyorlar vallahi” , bir diğeri de "Ebru kızım, halan ile enişteni niye arkadaşlığa kabul etmiyorsun, çok ayıp ama" dediğinde çok güldüm çooook….

"Ne günlere gelmişiz be, modern zaman annelerinin yaptıkları baskılara bak yahu" dedim içimden….

Ben çocuklarıma baskı yapıyor muyum? diye bir an düşündüm. Canlarımla birlikte daha çok vakit geçirebilmek için baskı yapıyorum galiba. Daha doğrusu, ailece kahvaltı etmek, yemek yemek, beraber dışarıya yemeğe çıkmak, bir yerlerde oturup kahve eşliğinde sohbet etmek gibi "güzel anları uzatmak için türlü numaralar çeviriyorum" diyebiliriz…. 

Eeee annelik içgüdüsel bir durum, ille de çocuğumuza karışmak, kapris yapmak, birazcık ta olsa baskı yapmak tabiatımızda var……
 


 

25 Aralık 2015 Cuma

Çiçek Denince Aklımıza Kaktüs Değil Gül Gelsin Her Zaman……

 
 
 



Sahip olduğu hiçbir şeyi  beğenmeyenler, kendine layık görmeyenler, küçümseyenler, sürekli mızıldayıp şikayet edenler, kendilerini acındıranlar, sürekli kusur arayanlar ve bulanlar......

Herşeyi ve herkesi eleştirenler, konuşmaya olumsuz cümleyle başlayan negatif insanlar, son günlerin moda tabiriyle enerji sömürücüler “siz neden böylesiniz” çok şaşırıyorum ve üzülüyorum bu halinize….

Yanınızda yaşama sevincimin, pozitif enerjimin adeta siklon teknolojili bir elektrik süpürgesi tarafından hızla çekildiğini hissediyorum…….

Beni çok yoruyorsunuz, sizden kaçmak, uzaklaşmak istiyorum…… 

 

  




Mutsuzluktan mutlu olan, olumsuzluklardan beslenen bu şekil insanları, kendi ruh iklimimi mutedil tutabilmek adına hiç aramıyorum, hatırlarını sormuyorum yani havamı zehirlemelerine izin vermiyorum, uzaklaşamadığım bazılarına ise mecbur tahammül ediyorum....

Çünkü negatiflik solunum yoluyla bulaşan hastalıklar kadar bulaşıcı, uzak durmak lazım….

 
İşte size sık karşılaştığımız bir kaç negatif insan örneği;

Böylelerinin ilk belirtisi, iş yerinde diyetisyen kontrolünde hazırlanan dört çeşit yemeğe burun kıvırmaktır. İnanamıyorum, ya siz evinizde her akşam dört çeşit yemek yapıyor musunuz ....

Yine iş yerinden bir örnek, özellikle yeni terfi etmişlerde şahit olduğum bir durum; parmağını oraya buraya sürüp toz bulunca zafer kazanmış kumandan edasıyla kat hizmetlisine çemkirme gösterisi yapanlar.... (Kötü kalplisiniz, belki de kendi eviniz karmakarışık ve pislik içinde ama gösteri yapıyorsunuz).  

Daha kötü bir örnek, evinize yemeğe davet edersiniz, koşuşturur yorulursunuz ve özenle bir çok şey hazırlarsınız.....

Eline sağlık bizim için çok yorulmuşsun, teşekkür ederim diyeceğine yaptıklarınızın tadına, tuzuna, şekline, pişme kıvamına mutlaka eleştirel boyutta bir laf eder sizi üzer ve suçlu hissettirir bu modeller….
Ya da ben şöyle şöyle yapıyorum (bugüne kadar yaptığını hiç görmedik) daha güzel oluyor diye kendini överek senin yaptığını gömer…..

En gıcık olduklarım ise evin dekorasyonuna laf edenler, gelir gelmez eşyalarınızın yerini değiştirmeye kalkışır, evinizde değişiklik yapmak isterler.....

 
Bebeğim benim evim, benim zevkim ve ailece biz bu faunada mutluyuz, peki sana ne????

 

 
 


Bir arkadaşım var ki neyin kafasını yaşıyor anlayamam. Güzel, akıllı, ailesi gayet iyi, yazlık kışlık evleri var, yılda bir kaç kez yurtiçi bir kaç kez de yurt dışı tatile gider, inançlıdır üstelik. Ama şükretmekten oldukça uzak, sürekli bir mutsuzluk arama gayreti içindedir. Adeta her şey iyi giderse nasıl mızıldayacağım diye korkar…...

Gaflet anımda ona yakalandıysam eğer "mız mız mız mız" beni boğar, içime daral getirir, kendime gelebilmek için dışarılara kaçar saatlerce yürürüm......

Yağmur yağsa da, güneş açsa da havayı beğenmezler, hatta çiçekler içindeki bahar gününe bile mutlaka bir bahane bulabilirler…..

Teşbihte hata olmaz, hani ağzınızla kuş tutsanız, “kuş niye kanadını çırpmıyor” der böyleleri….
Gülümsemekten nefret ederler, iki kaşın arasında çizgi çıkınca da gidip botoks yaptırırlar …...
Ne mutlu ki, hayata pozitif bakan, tatlı dilli, şükür sahibi ve sohbetleri güzel çok değerli insanlarda var çevremde…..
Geçmişinde çok ciddi travmalar geçirmiş ancak sabırla hayata tutunmak için çaba harcayanlara kalbim titreyerek, özenle ve saygıyla davranırım, gönüllerini hoş tutmaya çalışırım…..
 

 





Allah hepimize öncelikle can sağlığı versin……
Çiçek denince aklımıza kaktüs değil gül gelsin her zaman……


Küçük şeyleri kafamıza takmamalı, sevdiklerimizle beraber yaşadığımız sağlıklı her nefese şükretmeliyiz…..

Hayatta  karşılaştığımız zorlukları, engelleri daha güçlü olmamız için bir deneyim ve ileride anlatacağımız bir başarı öyküsü olarak gördüğümüz zaman zor süreçler çok daha kolay atlatılıyor….

2016 yılında ülkemize, ailelerimize, sevdiklerimize ve bize huzur, sağlık, mutluluk, başarı ve güzelliklerle dolu günler nasip olur inşallah……
 

 

24 Aralık 2015 Perşembe

Ortak Sırrımız Olan Fizyolojik Hikayeler.....






Mesleği hekimlik olanın, insanın fizyolojik durumları, sağlığın korunması için yapılması gerekenler ve hastalara uygulanacak tedavi hakkında konuşması şüphesiz ki normaldir ve de görevidir ……
Fakat hekim bile olsanız bazı konuların toplum içinde konuşulmasından çekinilir, kaçınılır hatta ayıp karşılanır….
Hekim ve kadın (bağyan diyenlerde var biliyorsunuz) olarak, konuyla ilgili dikkatimi çeken bir kaç örnek vermek istiyorum...... 

Hafif bir soğuk algınlığı geçirdiğinizde, elinizde küçük bir kesi olduğunda veya yürürken ayağınızı incittiğinizde uzun uzun çektiğiniz sıkıntıyı, yapılan tedaviyi anlatma özgürlüğünüz vardır, ballandıra ballandıra anlatıp size gösterilen ilginin keyfini çıkarabilirsiniz …… 

Ancaaaaaak söz konusu meme, jinekolojik organlar hatta mesane ve barsaklarla ilgili bir hastalık olduğunda mümkün olduğunca kısa bir kaç kelimeyle ve alçak sesle usulca konuşarak geçiştirilir, mevcut hastalık basite indirgenir….

Bir anne bebeğini aylarca karnında taşıyıp saatlerce doğum sancısı çektikten sonra  yavrusunu dünyaya getirdiğinde büyük bir şey başarmıştır aslında, yorgundur ve mutludur…..
Ne olur sanki, yaşadıklarını an be an kız arkadaşlarına, annesine, kayınvalidesine, görümcelerine hatta etrafındaki herkese şöyle ağız dolusu anlatsa da içi ferahlasa, ne mümkün….
Şakır şakır kanaması olsa bile gıkını çıkaramaz. Keza adet kanamasından bahsetmek zaten ayıptır adeta suç işlemek gibidir. Böyle durumlar konuşulmaz, yok sayılır…..

Memeye bile göğüs denir bizde, üstelik hekimler bile daha kibar olmak için göğüs der. Oysa göğüs vücudumuzun boyunla karın arasında bulunan, solunum ve dolaşım organlarının yer aldığı bölümüdür. Meme ise göğüs üst ön duvarına bağlarla tutunmuş, süt üreten bezlerden oluşan damla şeklinde bir çift organdır……









Ya tuvalet ihtiyacına yaklaşımımıza ne demeli, insanlar misafirliğe gittiklerinde çişleri gelince utançdan kıvrım kıvrım kıvranırlar. Artık dayanamayacak kadar çok sıkışılınca utana sıkıla "lavabonuz ne tarafta acaba” diye sorulur.

İşte yine bir aldatmaca, sanki tuvalete lavabo (ispanyolca tuvalet) denirse daha kibar olunuyor anlayışı ve sadece el yıkamaya gidiyorum havası….   Halbuki her insanın en doğal ihtiyacı olan bu durum, “bu ortak sır” hiç bir zaman söz konusu edilmez….

Normal olarak yetişkin ve sağlıklı bir birey, gün içerisinde ortalama olarak üç dört saat aralıklarla çişini yapmak için tuvalete gitme ihtiyacı hisseder, çok iyi bildiğiniz gibi …..
Ve  en kısa sürede en yakın tuvalete gitmek zorundadır. Bu süre uzadıkça fiziksel olarak kıvranır, dikkati dağılır, huzursuzluğu artar……

Evinizin dışındayken temiz görünüşlü, suyu akan, tuvalet kağıdı, sıvı sabunu ve kağıt havlusu olan tuvalet bulmak çok önemlidir, eğer kolay ulaşılabilir mesafede varsa ne mutlu size, gönül rahatlığı içinde ihtiyacınızı giderebilirsiniz…..
Ulaşılabilir mesafede olan tuvalet bu özellikleri taşımıyorsa iğrenme ve kıvranma duygularınız birbiriyle savaşır dakikalarca ve kıvranma duygunuz galip gelir doğal olarak......
Hepimizin vardır çaresizce iğrenç tuvaletlere girmişliğimiz zamanın birinde.....





  



Çocukluğumdan beri bir eve misafirliğe gittiğim zaman, evin kötü bir kokusu var mı, tuvalet ve lavabo temiz mi diye çok dikkat ederim.  Eğer bu ayrıntılardan biri bile olumsuz ise zorunlu bir neden yoksa  bir daha gitmem o eve. Elimde değil, kokudan çok rahatsız oluyorum çünkü, hemen midem bulanıyor, tansiyonum düşüyor......
İlkokuldayken okulun tuvaletine gitmeyi annem kesinlikle yasaklamıştı, bu yüzden bir kaç kez eve yetişemeyip kaçırmışlığım vardır.....

Lise yıllarımdan itibaren çantamda sabun ve kağıt mendil taşımaya başlamıştım.....

Mecburi hizmet yaparken gittiğim köy ziyaretlerinde, tuvaletlerin bazen tahta kapısı olurdu bazen paçavra bir şey kapı görevini icra ederdi. Beraber gittiğimiz kız arkadaşlarla birbirimizin bekçiliğini yaparak tuvalete girerdik sırayla. Bu arazi tuvaletlerinde (hela demek daha uygun) üzerine bastığımız tabandaki çürük tahtanın kırılma olasılığı kabusunu yaşardık her defasında….








Bu iğrenme duygusuyla taşındığım her evde klozet kapaklarını mutlaka değiştirdim bazen de klozeti.

Kazandığımız paranın önemli bir bölümünü vererek çocuklarımızı ilkokuldan itibaren özel okula gönderme nedenlerimizin başında gönderdiğimiz okulların temiz ve bakımlı tuvaletlerinde sıvı sabun ve tuvalet kağıdı olmasıdır…..

Uzun yolculuklardaki mola yerlerinin tuvaletlerini hatırlayın, biraz mideniz bulansın, 10 yıl öncesine kadar nasıl iğrenç ötesiydi. Tuvalet pis, su akmaz aksa da sabun yok ya da vıcık vıcık bir sabun parçası, böğğğğğ…..

Son yıllarda tuvalet temizliğine önem veriliyor artık. Şehirlerarası yollarda mola yerlerinin tuvaletleri oldukça temiz ve bakımlı. Özellikle marketinin içinden geçilerek tuvaletine girilen bir benzin istasyonu zinciri bu konuya çok önem veriyor …..

Alışveriş merkezlerindeki tuvaletlerin sıvı sabunu, musluk suyu, kağıt havlusu, dış kapısı, hatta sifonu bile sensörlü artık…..


Ancak hala bir çok tuvaletin dış kapısı ağır ve zor açılır sistemli, bu nedenle ellerinizi tertemiz yıkadıktan sonra yıkamayanların da tuttuğu kapı kolunu tutmak zorunda kalıyoruz, ben elimi kuruladığım kağıdı kapının kolunu tutmak için saklarım fakat daha sonra o kağıdı atacak çöp ararım bir süre….
Bu konuda yeni konsept dış kapı yerine iki duvar arası geçişli mimari ya da sensörlü kapı….

 






Yurt dışı seyahatlerinde ise uzun süre yürümekten olsa gerek, neredeyse saat başı tuvalet aranır. Fast food zincirlerinin tuvaletlerine ancak alışveriş yapınca verilen fişte yazılı şifre ile girilebiliyor……

Gördüğüm en temiz, bakımlı ve güzel tuvalet Paris Champ Elysee'de çok ünlü bir pastanenin ikinci katındaki tuvalet olup Champ Elysee'yi yukarı aşağı turlarken mutlaka iki kere girmişliğimiz vardır, bazen ayıp olmasın diye alışverişte yaptık canım......


Sene 2010'da Barselona Guell parkın tuvaletinde, bahçesinden başlayan uzun kuyrukta sıra bekledikten sonra tuvalete girerken bir kadın görevlinin sadece ikişer yaprak tuvalet kağıdı vermesi (içeride tuvalet kağıdı olmaması) bana çok garip gelmişti….
Tahran’da ise  tuvaletler çok farklıydı, yıkama duşları ve sifon pedalları vardı ama tuvalet kağıdı genellikle yoktu. Kaldığımız bir hafta boyunca bunalıma girmiştim.....

Artık bunları konuşmak ve suya, sabuna, kağıda dokunmak lazım....
Çünkü temizlik imandan gelir…..




21 Aralık 2015 Pazartesi

Ve Karşımızda Dolundünya......








15.07.2015 tarihli “Tatilimi Ay'da Dolundünya Seyrederek Geçirmek İstiyorum” başlıklı yazımda gerçekleşmesi zor bir hayalimden söz etmiştim…..

Bu hayalim uzay aracı Lunar Reconnaissance Orbiter "LRO" tarafından gerçekleştirildi. Fakat maalesef içinde ben yoktum......
 
18 Haziran 2009'dan beri Ay'da araştırma yapan uzay aracı LRO  “Ay Keşif Uydusu”; 12 Ekim 2015 tarihinde Ay'ın Compton krateri civarında, ufuktan Dünya’mızın yükselişini gösteren, Dünya'nın Ay yüzeyinden çekilmiş en yüksek çözünürlükteki fotoğrafını yolladı ve bu fotoğraf 18 Aralık 2015 tarihinde Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi’nin (NASA) web sitesinden tüm dünyaya servis edildi…..





Dünyamızın muhteşem, harikulade, olağanüstü, inanılmaz, rüya gibi güzellikteki masmavi fotoğrafını dakikalarca hayranlıkla seyretmek beni çok heyecanlandırıyor ve baktıkça bakasım geliyor.....


Dünyanın Uzay’dan tamamının görüntülendiği en ünlü görüntülerinden biri olan kare “boy fotoğrafı”,  7 Aralık 1972 tarihinde Apollo 17 uzay aracı tarafından ve 29 bin kilometre uzaklıktan çekilmiş ve bu ünlü fotoğrafa Mavi Bilye "Blue Marble" ismi verilmişti....


Blue Murble'dan yıllar sonra Dünya'mızın boy fotoğrafını bir kez daha görebildik, ne mutlu bizlere. Aradan 43 yıl geçmiş, yine çok güzel, yine nefes kesici….


Bakalım yeni fotoğrafa bir isim verilecek mi??????

18 Aralık 2015 Cuma

Yola Devam (So Far So Good).......






Labradordan mercan denizine kadar
Kısır ve kasvetliydi hayatlar
Kulübelerimiz geçilmiyordu pirelerden, sıçanlardan
Ve çocuklar ölüyordu hastalıklardan.
Fakat sonra buhar makinaları, aşılar
Yükselen bir deniz gibi kurtardı karaya oturmuş kaderimizi
Daha fazla yiyeceğimiz vardı artık, daha uzundu ömrümüz.


Göz atmak için gökadamızın karanlığına
İnsanlar ve teleskoplar yolladık uzaya
Görmediğimiz bir şeyi gördük inceleyince hücrelerimizi
Alınyazımızı gördük, lambamızın cinini, genlerimizi
Dünya hala acımasız bir yer, bunu biliyoruz tamam,
Ama bir zamanlar daha kötüydü.
Öyleyse yola devam......







James C. Davis’in bu şiiriyle  tesadüfen karşılaştım......

Kimdir bu James C. Davis diye internette araştırdım sonra. Türkçe olarak yeterli bilgi veya  yorum bulamayınca ingilizce (okuma ingilizcem kesinlikle konuşma ingilizcemden daha iyidir)  kaynaklardan araştırma yaptım ve Pennsylvania Üniversitesi tarih bölümünde 1960-1994 yılları arasında dersler veren bir tarih profesörü  (emeritus) olduğunu, “Yola Devam” olarak dilimize çevirisi yapılmış olan “So Far, So Good”  isimli şiirinin, aslında “The Human Story: Our History, from the Stone Age to Today” isimli kitabının son sözü olduğunu öğrendim......

Bu kitapta neler yazılı acaba diye düşünürken, kitabın Barış Bıçakçı tarafından "Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz: İnsanın Hikayesi" olarak çevirisinin yapıldığını  sevinçle okudum ve sevgili arkadaşım Nilüfer’e önce bu kitabın farkına varma hikayemi ve kitabı hemen alıp okumak istediğimi heyecanla anlattım. Sağolsun hangi arada fırsat bulduysa aynı gün bana kitabı hediye etti…..  

James C. Davis’in dünya tarihini, salgın hastalıkları, keşifleri, icatları, savaşları yani taş devrinden bugüne insanın hikayesini  optimist ve masal tadında bir anlatım tarzı ile yazdığı bu kitabı akşamdan geceye saatlerce uykusuz kalarak bitirmeye çalışıyorum……


 


 
 

Kitaptan bir kaç paragraf;

Ancak 1300’lü yıllara gelindiğinde Avrupalıların nüfusu çok artmıştı. Doyurulması gereken çok fazla boğaz olduğundan her yerde kıtlık yaşanmaya başladı. ….. Her yıl çok sayıda insanın kötü beslenme ve kötü beslenmeden kaynaklanan hastalıklardan öldüğünden kuşkumuz yok…..
Bu dönemde kıtlıktan çok daha korkunç bir katil ortaya çıktı…… Veba.   Denizciler veba mikrobu taşıyan pirelerle kaplı fareleri de büyük olasılıkla beraberlerinde getirdiler. Veba kısa sürede Avrupa’nın güney kıyısındaki birçok limanı kasıp kavurmaya başladı. Ardından iç bölgelere de yayıldı….. veba bazen yavaş bazen hızla yayılarak Avrupa’nın büyük bölümünü etkisi altına aldı. Hemen bir ad edindi: Kara Ölüm. (Sayfa:192)

“Bu salgın hastalık” diye yazıyordu John Clyn, “köylerde ve kentlerde, kalelerde ve kasabalarda insan bırakmadı, öyle ki oralarda yaşayan birini bulmak neredeyse olanaksızdı; salgın o kadar bulaşıcıydı ki, hasta birine veya bir ölüye dokunan herkes hemen hastalığı kapıyor ve ölüyordu.
Hatırlanmaya değer şeyler zamanla silinmesin ve bizden sonra yaşayacak olanlar bilsin diye bunları yazdım ve korkarım yazılanlar yazanla birlikte yok olacak…. Belki biri hayatta kalır, Adem’in soyundan biri bu salgından kurtulur da benim başladığım çalışmayı sürdürür diye bu parşömeni bırakıyorum…… (Sayfa:193)

1600’lerde hastalıklar, savaş ve açlıktan bile daha öldürücüydü. Daha önce ortaçağda, salgın hastalıkların en kötüsü vebaydı. 1600’lerdeyse birkaç hastalık çok sayıda insanı yiyip bitiriyordu. Yalnızca veba değil, çiçek, dizanteri ve tifüs. (Sayfa:197)






Kitabın yarısına gelebildim henüz....

Bir hekim ve bir insan duyarlılığıyla kitabı okurken dakikalarca dalıp gittiğim oluyor. Okuduğum her satırda “nedir bu insanların birbiriyle derdi binlerce yıldır” diyorum....
Günümüzde yine dünyanın dört bir yanındaki savaşlar ve hastalıklar nedeniyle insanların ölmesi, Suriye’li göçmenlerin yaşadıkları, her gün duyduğumuz şehit haberleri, şehit ailelerinin acıyla kavrulmuş çaresiz gözyaşları içimdeki umutsuzluğu artırıyor…….

James C. Davis’in, gelişen teknoloji nedeniyle tarımda üretimin hızla artması, enfeksiyon kaynaklı büyük salgınların "öğrenilen hijyenik davranışlar ve aşılar" nedeniyle daha az görülmesi dolayısıyla  optimist düşünerek  “So Far, So Good” şiirini yazdığına kanaat getiriyorum....

 Elbette "Yola Devam".....

Amaaaa sevgiyle, iyilikle, merhametle, şefkatle ve gerçekten İNSAN olarak ......



15 Aralık 2015 Salı

Sevgili Günlük (Blog); Yazmak, Yazmak, Yazmak, Daha Güzel ve Daha Etkili Yazmak İstiyoruuuuum......





 
 

Muhtemelen sınıf arkadaşım Gülcan’ın Türkçe dersinin “okuma saatinde” kendi yazdığı ve artistik bir ses tonuyla okuduğu şiir ve öyküleri kıskandığım ya da bu kadar genç "teenage" yaşımızda da bir şeyler yazılabileceğini keşfettiğim için yazı yazmanın güzel bir şey olduğuna karar vererek günlük tutmaya başladığımda ortaokul ikinci sınıftaydım…..

O zamandan sonra kısa süreli olsa da birçok kez günlük yazma girişimim oldu. Maymun iştahlılığımdan olsa gerek her tuttuğum günlüğün serüveni kısa sürdü.....

Kitapçıları dolaşıp en güzel, en süslü defterleri bulup günlük defteri yapar sonra da kimseler bulmasın ve okumasın diye köşe bucak saklardım. Bu yüzden yazdığım birçok günlük ya kayboldu, ya yırttım attım. Bir kısmı da depoya atılmış bir kutuda tozlar içinde duruyor.....

Doğal olarak her günlüğümü de farklı formatta tuttuğumu yazmama gerek yok sanırım…..

Yaptığım çokça denemeden sonra en uzun süreli günlük yazma girişimim,  internet çağında "Google Blogger" kaydıyla edindiğim “hayalcininarkadasi.blogspot.com” uzantılı bu blog sayesinde oldu.....

Bir buçuk yıldır burada duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi paylaşmak için kelimeler seçiyorum, cümleler kurmaya çalışıyorum. Sevgiyle, keyifle, özenle ve en önemlisi henüz bıkmadan günlüğümü (genellikle haftalık oluyor ama) yazmaya devam ediyorum……
 
 





Üstelik kimliğimi gizliyorum (bunun birkaç nedeni var), eskisi gibi günlüğümü saklama alışkanlığım sürüyor sanırım. Kimliğimi belli etmemek için düşüncelerimi, sözlerimi boy boy süzgeçlerden geçiriyorum. Takipçilerim arasında beni tanıyan sadece bir kaç kişi var….

Yine de en özel, en gizli yanlarımı, şifrelerimi anlatıyorum bu satırlarda……

Yazmak insanı daha özgürleştiriyor, çünkü yazarken konuşurken olduğu gibi göz teması yok, ses tonum beni ele vermiyor, sözümü kesen yok, giyim kuşamıma özen göstermeme gerek yok, bir şeyler yiyebiliyorum, istediğim zaman bırakıp sonra devam edebiliyorum, o anı sürdürme ve belli bir süre içinde bitirme zorunluluğum hiç yok……

Konuşmayı da seviyorum hiç şüphesiz.....

Ama yazmanın ayrı bir keyfi, gizemi bazen de konuşmayla anlatmayı “aktarmayı” başaramadığım kadar net açıklayıcılığı var.....

Duygularımı ve davranışlarımı analiz edebilme, hatalarımın farkına varabilme, olumluluklarımı artırıp çözümler üretebilme, gelişimimi izleyebilme keyfiyle yazıyorum. Kabul görmek, beğenilmek, takdir edilmek açısından konuşmaya oranla kesinlikle daha az yorucu…..

Bazen mazoşist bir ivmeyle kendime eziyet edebiliyorum, herkesten acımasızca kendimi eleştiriyorum, başka kimseciklerin beni eleştirmesini engellemeye çalışıyorum belki de (yorumlar da dahil buna, çünkü istersem yayınlamayabilirim).

Bir de laf aramızda düşündüklerimi ve hissettiklerimi unutmamak, yıllar sonra da hatırlamak için yazıyorum……

En önemlisi, kendi kendime yaptığım en mutluluk verici üç eylemden biri….. Önceliğim “yemyeşil, çiçekler ve meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerde, parklarda yürüyüş yapmak”, "okumak" ve “YAZMAK, YAZMAK, DAHA GÜZEL VE DAHA ETKİLİ YAZMAK…….


 
 
Not: Aman nazar değmesin......