30 Ocak 2015 Cuma

Sıcak Çorba

 
 


Kış günlerinde, hele bir de grip olmuşsanız dünyanın en güzel iki kelimesi ve en çekici, en lezzetli, en gerekli yemeği "sıcak çorba". Hergün öğlen ve akşam yemeği olarak kase kase acılı tarhana, şehriyeli tavuk, mercimek veya yoğurt çorbası çeşitleri hem içimizi ısıtır hem de karnımızı doyurur afiyetle ve şifa niyetine.....
Bu hafta ağır bir grip geçiriyorum, hala tam atlatabilmiş değilim. Son on yıldır böyle grip geçirmedim desem yalan olmaz.

Artık hangi grip türü, H kaç N kaç bilmiyorum........
İçtiğim antiviral, antigripal, antienflamatuar gibi bütün antibilmemne ilaçların haddi hesabı yok, üstüne kim ne dediyse onu kaynatıp içtim. Ballı ıhlamur, tarçın, karanfil, ekinezya, ısırgan, zencefil, limon ve tabii ki bol soğan, sarımsaklı bilumum çorba çeşitleri..........
Ateş, titreme, halsizlik, hapşırık günlerinin ardından öksürük ve bol sümüklü günler, burnum tıkalı olduğu için yediğim pardon içtiğim hiç bir sıcak sıvının kokusunu alamıyorum. Soğan ve sarımsağın bile.....
Bir hekim olarak halsiz ve sersemlemiş halimi, dinleme ve izleme fırsatı bulduğum bu günlerde virüslere karşı ne kadar çaresiz olduğumuzu bir kez daha anlamış bulunuyorum.
Ama iyi ki bol sarımsaklı, acılı sıcak tarhana çorbası ve ıhlamur çayı var.....
 

 
  
 
 
 

İyi ki Varsın




 
Çocukluğumuzda sevdiklerimizin başımızı okşaması, aferin sana demeleri bizim için ne kadar çok önemliydi. Uslu durduğumuz, kardeşlerimizle gürültü yapmadığımız, oyuncaklarımızı dağıtmadığımız, yemeklerimizi düzenli yediğimiz zaman bu aferini alırdık.
Okula başladıktan sonra arkadaşlarımızla iyi geçinip derslerimize çalıştığımız zaman, sınav başarımız yüksek olduğunda ebeveynlerimiz ve öğretmenimiz tarafından “beğenilen çocuk” olmanın mutluluğunu yaşardık.
Büyüdük, yetişkin olduk. İş hayatımızda  başarılı işler yaptık, evimizde güzel yemekler pişirdik, sofralar hazırladık, bu defa  ”eline sağlık, güzel olmuş, iyi ki varsın” sözlerini bekler olduk.
İnsan olmanın fıtratında olan bir duygu ”beğenilmek ve takdir edilmek”.
Hepimizde iltifat edilmesini bekleme duygusu, az veya çok miktarda ama mutlaka var……
Size söylenmiş bir takdir sözünü hatırlıyor musunuz? Hangi davranışınızda? Kim takdir etti? Neler hissettiniz? Sizi takdir eden kişiye karşı hangi duyguyu hissettiniz? Takdir edilen davranışınızı tekrar etmek ister misiniz?
  


Peki biz iltifat etmeyi, takdir etmeyi, olumlu geri bildirimde bulunmayı, tatlı dilli güler yüzlü olmayı ne kadar becerebiliyoruz, ne kadar uyguluyoruz???????
Çevremizdeki insanlarla iletişimimiz sırasında  “elinize sağlık, çok güzel olmuş, çok yakışmış,  sizi kutluyorum, çok başarılısınız, bu kadar gayretli olmanızı takdir ediyorum, çalışkansınız, size katılıyorum (haklısınız)”  benzeri  "sihirli sözcükleri" ne sıklıkta kullanıyoruz?????
Eminim yetersiz miktarda. Çünkü “seversem şımarır” korkusuyla çocuklarını uykuda seven bir neslin evlatlarıyız. Çok şükür bizim nesil evlatlarını uyanıkken de doya doya kokluyor, öpüyor, seviyor….
Aman şımartmayayım, havaya girmesin duygusuyla çevremizdekilere iltifat etme konusunda kesinlikle cimri davranıyoruz. Eleştiri yapma, beğenmeme konusunda ise hepimiz çoooook bonkörüz. Oysa  "İnsan iltifata susuzdur" der Cemil Meriç.


Şüphesiz ki  bu takdir etme, iltifat etme yeteneğimizin, alışkanlığımızın  gelişememesine, televizyon kanallarında yayınlanan yarışma ve  reality show programlarındaki geri bildirimlerin hakaret düzeyinde olmasının katkısı çok fazla.   Bu programlarda değil iltifat etmek, eskiden insanların nahifçe düşünerek birbirine söylemekten çekindikleri konuları en acıtıcı kelimelerle seslendirmek, hatta hakaret etmek bir gereklilik, bir özgüven kriteri adeta.
Oysa yarışma programında veya herhangi bir durumda, geri bildirim verirken önce olumlulardan başlanmalı daha sonra geliştirilmesi gereken noktalar belirtilip yargılayıcı değil destekleyici, tanımlayıcı ve yapıcı önerilerde bulunulmalıdır.
Aksi halde, o programlara çıkan ve eleştirilen gencecik insanların yaşam doyumları yani  “kendilerini iyi hissetme hali” zedelenmiş oluyor. Maya Angelou’nun söylediği gibi; insanlar onlara  ne söylediğinizi unutabilirler, insanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.
Mümin Sekman’ ın “Hayat Bilgesi” kitabında ise, Oprah Winfrey’e ait bir bölümde şöyle yazıyor, “25 yıl boyunca her gün insanlarla konuştum. Bu süreçte, insanlık deneyimimizde ortak bir payda olduğunu öğrendim. Her röportajda yeniden keşfettiğim bu ortak payda, hepimizin kabul görme isteği.
Anlaşılmak ve onaylanmak istiyoruz. Kariyerim boyunca 35 binden fazla röportaj yaptım. Kamera kapandığı anda herkes şunu soruyor; “İyi miydim?” Bunu Başkan Bush’ tan da, Obama’dan da, Beyonce’den de, kahramanlardan da, ev hanımlarından da, suçlulardan da duydum. Hepsi şunu bilmek istiyor: “İyi miydi? Beni duydun mu? Beni gördün mü? Söylediğim şeylerin senin için bir anlamı var mı?”
  

 

Bu konuda bir hayalim var, televizyonda yarışmacıların birbirlerini acımasızca eleştirmeyeceği, en kibar davrananın ve en çok iltifat edenin kazanacağı, jüri üyelerinin kırmadan, ağlatmadan olumlu geri bildirimlerle yarışmacıları geliştireceği bir yarışma. Biraz ütopik bir hayal ama, herşey hayal etmekle başlar..........

George Bernard Shaw’ın sözleriyle bitirmek istiyorum. “İşleyebileceğiniz en büyük günah, başkasından nefret etmek değil, ona kayıtsız kalmaktır. İnsanlık dışı olmanın özü nefret değil kayıtsızlıktır”.  

Bol bol iltifat edeceğiniz ve alacağınız günler dileğiyle.............




25 Ocak 2015 Pazar

Diş Hekimi Korkusu "Dentafobi"



 




Çocukken diş ağrısından duvarları tekmelerdim sabahlara kadar.  Dişim hep geceleri ağrırdı nedense, pamuklu kolonya koymaktan ağzımın içi haşlanırdı, ya ağrı hafiflerdi ya da ben bitkin düşüp sabaha karşı uykuya dalardım.
Çok şükür sağlıklı bir çocuktum ama sanırım dişlerimi fırçalama konusundaki özensizliğim ve şeker, gofret sevgisi beni tombiş yapmamıştı ama azı dişlerimi çürütmüştü. Hayatımda ilk defa doktor muayenehanesi olarak diş doktoruna gittim. Sanırım 10 yaşındaydım. Doktor amca oldukça babacandı, ama ben korkuyla oturduğum diş üniti koltuğunda gözümü sımsıkı kapatıp parmaklarımla da koltuğun kollarına yapışmıştım. Neyse ki doktor amca ağrıyan sağ alt çene azı dişlerimden birini fazla canımı acıtmadan çekmişti.


Daha sonra bir çok kez diş çektirmeye gittim ve her seferinde korku ve panikle  "gözümü sımsıkı kapatıp parmaklarımla da koltuğun kollarına yapışma" pozisyonunda diş üniti koltuğunda kurbanlık koyun gibi durdum. Bir iki defa işlem sonrası ayağa kalktığımda tansiyonumun düşmesi nedeniyle sendeleyip yığılma hikayem de var......


2000'li yıllarla birlikte diş hekimliğinde yeni trend, kırık bir dişi bile tedavi ederek kurtarmak amaçlandığından bu seferde günlerce dolgu, kesi, köprü, protez gibi tedaviler için diş üniti koltuğuna uzandım. Artık diş hekimlerimin çoğu arkadaşımdı, yaptıkları telkin, sohbet ve espriler benim  "gözümü sımsıkı kapatıp parmaklarımla da koltuğun kollarına yapışma" durumumu asla ve asla değiştiremedi.


Bütün bunları niye yazdım. Bir hekim olarak bunu yazmaya utanıyorum ama aylarca önce düşen sol üst çenemde bulunan protezi, diş hekimine gitme korkusundan japon yapıştıcı ile tekrar tekrar yapıştırıp idare etmeye çalıştım. Artık bu mümkün olmayınca bir süre protezi takmadan dolaştım. Ancak benim gibi güler yüzlü olmayı seven ve çevresini buna alıştıran birisinin dişsiz dolaşması arkadaşları tarafından yadırganınca tıpış tıpış yine o koltuğa  yapışmaya gittim.
Bu sefer iyice dağılmış olan kökler çekilip implant yapılacaktı. Bir kaç gün sonrası için randevu verildi. Perşembe sabahı zaten normal diş ünitinden korkan beni alıp ameliyathaneye götürdüler. Ben yine panik ve korku içindeyim, kaçmak istiyorum......




Sağ olsun diş hekimi arkadaşlarım "bak operasyon bittiğinde bu kadar gerilmeni yadırgayacaksın, hiç canın acımayacak" diye beni sakinleştirmeye çalıştılar. Ellerine sağlık, çok teşekkür ediyorum gerçekten çok başarılı bir operasyon oldu, hiç canım acımadı (mı acaba?).  Ama matkap, çekiç sesleri kulaklarımda çınlıyor ve koltuğun kollarına yapışmış parmaklarım hala ağrıyor.
Bende ki korku geçecek gibi değil, haftaya dikişleri aldırmaya gideceğim, bu daha basit bir işlem diye kriz yok, panik yok........

 

  

23 Ocak 2015 Cuma

Hanımefendiliğinizi Koruma Kapasiteniz






 

Fiziksel şartlar iyi ve herkes birbirine olumlu davranırken kibar ve nezaketli olmak kolaydır. Ancaaaaaaak rutin koşullarda en küçük bir aksama olduğunda, karşı taraftan kaynaklanan bilinçli veya bilinçsiz bir olumsuzlukta
hanımefendiliğinizi koruma kapasiteniz, sūrdürebilme kriterleriniz nelerdir?
Daha açık sorayım, şirrete bağlama süreniz nedir?
Ne gibi durumlar tepenizi attırır, gözünüzü karartır, tahammül sınırlarınızı zorlar, cinlerinizi tepenize çıkarır, kanı beyninize sıçratır,  içinizdeki gizli canavarı canlandırır, delirtir,  cinnet getirtir,  öfkeden kudurtur, sizi bir cadoloza çevirebilir?
Sizi en çok ne sinirlendirir, damarınıza basmak, sizi acıtmak isteyenlere kolay fırsat verir misiniz?


Aaaa ben hiç bir şekilde, şartta hanımefendiliğimi bozmam mı dediniz. Olabilir belki. Çok sabırlı, hoşgörülü, görmüş geçirmiş, aşmış bir duruma geçmişsiniz demek ki, ne mutlu size.

 
 

Ancak ben ne kızlar, ablalar, teyzeler gördüm, aman aman.......
Örneğin trafikte başka bir araç solladığında, herhangi bir alışveriş merkezinde kasa kuyruğunda sorun olduğunda, bir restoranda serviste en küçük bir aksama olduğunda, kuaförde sıra beklerken gibi aslında çok ta önemli olmayan küçük bir aksiyonda bile cilaları kazınıp altından çıkan "ilk insan" formatına  dönenleri görünce içimden gülesim geliyor. Hani nerde eğitiminiz, hani nerde statünüz, değerleriniz, inancınız, aile terbiyeniz, kriz yönetiminiz, soğukkanlılığınız,  sabrınız vs. vs.....
 
 
 

 Ayıptır söylemesi, kendimi de yakaladığım oluyor bazen...... Herkes sakinleştikten sonra hanımefendiliğe gölge düşürmenin utancıyla neden diye sorduğumuzda incir çekirdeğini doldurmayacak kadar önemsizleşiyor her ne ise. İlle de son sözü ben söyleyeyim, kapak olsun, ezik kalmayayım ilkelliği olarak yorumluyorum bu halleri. Oysa sabırlı ve yüce gönüllü olmayı başaran kazanır, bunu bilsek bile pratikte başarmak zor galiba.
Herşey hikaye diyorum, insanın az önceki kibarlık rolleri mi gerçek,  o anda ki öfkeden gözü kararmış, nevri dönmüş halleri mi gerçek.
Bilemiyorum........
 
 
 
 

19 Ocak 2015 Pazartesi

İşinizi seviyor musunuz????



Çalıştığımız işi severek yapma duygusu, hissettiğimiz en güzel duygulardan biri. İnsan severek, tüm dikkatini vererek,  mesai arkadaşlarıyla sinerji içerisinde nasıl daha iyisini yapabilirim diye gayretle  çalıştığı işte, bedenen yorulsa bile ruhen tatminkar olduğu için mutludur, huzurludur ve dünyaya yaptığı katkıdan dolayı kendini değerli hisseder, varlığının önemini daha iyi anlar.
Bu duyguları hissedebilmek hem çok kolaydır hem de çok zor. İnsan yaşamının erken dönemlerinden itibaren  öncelikle aileden kazanılan bakış açısı, alınan eğitim,  "kişinin kendi istediği eğitimi ve mesleği seçebilme dirayeti" işimizi severek yapma sürecini hazırlayan temel taşlarıdır. 
Kişinin kendi istediği eğitimi ve mesleği seçebilme dirayetini gösterebilmesi çok kolay değildir aslında. Liseden mezun olan bireyin, anne babasının hayali olan ve içlerinde ukde kalan veya ÖSYM sınavına girilen yıl en popüler en yüksek puanlı olan ama "hiç istemediği okulun ve de mesleğin" tercih ettirilme baskısına direnerek istediği okulu ve mesleği seçmiş olması çok büyük bir başarıdır.
 
Eğer bu baskılara dayanamayıp istemediği lisans eğitimine kayıt yaptıranlar ise, derslere kerhen devam eder, zorunluluk olarak sınavlara çalışır, bazen herşeyi bırakıp kaçmak hayal edilse de ailenin yüzünü kara çıkarmamak için nihayet diploma alınır. Ailenin çok istediği  "altın bilezik" artık kolundadır.
 
Bundan sonra hala aklında kalan sevdiği, çok istediği başka bir lisans programı varsa yol yakınken bu eğitimi alan ve ailesinin istediği altın bileziğinin yanına kendi istediği en değerli bileziği ekleyen pek çok kişi tanıyorum…… Ülkemizde  sanat ile ilgili meslek icra eden bir çok kişide, çeşitli mühendislik fakültelerinin veya ebeveynlerce kabulü yüksek diğer fakültelerin diplomasının olması başka türlü nasıl açıklanabilir ki.  Alabilmek için yıllarca emek verilen diploma ya çerçevelenip duvara asılacak ya da rafa kaldırılacaktır ama asla kullanılmayacaktır.  Ama olsun kaybedilen dört beş yıldır sadece…….

Ya sevmeden, istemeden aldığı diploma ile ilgili bir işi yapmak zorunda olanlar.... Onlar ömürboyu mutsuz olmaya mahkum olurlar. Hergün sevmedikleri bir işe gitmek zorundadırlar artık. Sabah işe gitmek istemezler, geç giderler, yaptıkları işten bir hayır gelmez, verimsiz iş çıkarırlar. Meslekleri ve çalıştıkları kurumla ilgili aidiyet hisleri yok denecek kadar azdır. Kaytarmak için bin tane bahaneleri vardır, sürekli mızmızlanırlar, herşeyi eleştirirler, hep başkaları kötüdür, hep ona haksızlık yapılır vs. Kısaca çok laf az iştir yaşam felsefeleri…….
Bu tavır sadece kendilerini mutsuz etmekle sınırlı kalmaz. Mutsuzluklarını, negatifliklerini aynı ofiste çalıştıkları diğer insanlara da bulaştırırlar, onların da çalışma hevesini, azmini, enerjilerini düşürürler, yaşama sevincini sömürür yok ederler. 

Peki ben bu konuda ne düşünüyorum acaba?
Bu soruya samimi ve sahici bir cevap vereyim. Evet ben yaptığım işi çok seviyorum. Meslek hayatım boyunca genellikle (bazı özel durumların dışında) her sabah işime hevesle gittim. Tabii ki çocuklarım küçükken evden ayrılmak zor oluyordu, genç bir anne olarak duygusallığım ve  sorumluluklarım ön plandaydı. Çocuklarım büyüyüp bana olan ihtiyaçları azaldıkça benim işime olan sevgim işkolik olma boyutuna ulaştı. İşimle ilgili her yenilik, her detay benim için hep önemli oldu, nasıl daha yararlı olurum düşüncesi ile hedefler koyup ulaşmak için  didindim durdum. Gece uykumdan uyanıp notlar aldığım, planlar yaptığım sabah olsa da hemen gidip uygulasam dediğim çok hikayem vardır.
İşini sevmeden çalışmayı; aşık olmadan evlenmeye, inanmadan ibadet etmeye benzetirim. Oradasın ama samimiyetin yok, aklında hep başka şeyler, adanma duygusundan yoksun, hep eksik olma durumu. Terfi ve para artışı bile bu aidiyeti sağlamaya yetmez, sürekli bir beğenmeme, eleştirme ve mızıklama içinde günler geçer. Böyle kişiler ile aynı ekipte çalışmaktansa onların işini yapmaya bile razıyım. Onlar için Allah işlerini sevme sevinci versin diye dua ediyorum sadece.
Bakışlarından işini sevdiğini hissettiğim kişileri de ekibime almaya, onlara bilgi ve tecrübelerimi aktarıp yollarını açmaya çalışıyorum.
Martin Luther King'in "eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Micheangelo'nun resim yaptığı Beethoven'in beste yaptığı veya Shakespeare'in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürülsün ki gökteki ve yerdeki herkes durup "burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin" sözü tam bu halleri anlatıyor.......
 

 

 


12 Ocak 2015 Pazartesi

Kibirli, Nobran ve Hodbin İnsan Olmak

 


Bazı insanları dünya malı, mülkü, şöhreti, makamı edinmek bozuyor, kibirli yapıyor nedense. Geçmişte aklı başında olan, tanıdığımı zannettiğim ancak bugün kibirinin esiri olan ve tanımakta güçlük çektiğim bazı insanlar var.....
Aslında kibirli olmak dinimizce hoş karşılanmaz, Kuran'ı Kerimde Lokman Suresi 18. Ayetinde "Ve insanlardan (kibirlenerek) yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Muhakkak ki Allah, çalımla yürüyenlerin ve çok övünenlerin hiçbirini sevmez" olarak tefsir edilmiştir.
Kibirli insan çevresindeki herkese nobran ve hodbin davranır. Bu arada nobran (kibar olmayan, görgüsüz, kırıcı) kelimesini Sait Faik Abasıyanık'tan, hodbin (bencil, egoist) kelimesini ise Ahmet Hamdi Tanpınar'dan öğrendiğimi itiraf edeyim.
Bu nobran insanların kendilerini bir şey zannetme, diğer insanlara kibir yapıp yukarıdan bakma, bu afrayı, tafrayı, bencil olma gücünü nereden aldıklarını bir türlü anlayamadım.
Sayıları da azımsanmayacak kadar fazla bu cinsin. Kendi çözemedikleri problemlerini, iç dünyalarındaki karmaşıklığı başkalarını kırarak, inciterek çözeceklerini zanneden ne çok insan var yarabbim. 
Bu insanlar nasıl tedavi olabilir? Düzelebilirler mi, hiç bilmiyorum. İşin ilginç yanı onların böyle bir ihtiyaçları, arayışları da yok zaten.
Ben niye tasa ediyorum ki......
Sadece benden uzak olsunlar yeter....


7 Ocak 2015 Çarşamba

Bir Örümcek Ağının Hatırlattıkları

 
 
 


Yürüyüş yaparken paslı bir kapının üzerinde gördüğüm bu güzel örümcek ağı önce, Necip Fazıl Kısakürek'in "Örümcek Ağı" şiirini hatırlattı daha sonra diğer veciz sözlerini.

Örümcek Ağı

Duvara, bir titiz örümcek gibi,
İnce dertlerimle işledim bir ağ.
Ruhum gün boyunca sönecek gibi,
Şimdiden ediyor hayata veda.

Kalbim, yırtılıyor her nefesinde,
Kulağım, ruhumun kanat sesinde;
Eserim duvarın bir köşesinde;
Çıkamaz göğsümden başka bir seda...


 
 
 
 
 
 







 

3 Ocak 2015 Cumartesi

Bir Tatlı Huzur Alma Zamanı



Her öğle tatilinde kendimi ödüllendirmek için, özellikle de yoğun iş temposu içinde stresten ve yorgunluktan bunaldığım zamanlarda  kendimi ve hiç kimseyi üzmemek için hemen iş yerinden fırlayarak bir tatlı huzur almaya II. Türkiye Büyük Millet Meclisi- Cumhuriyet Müzesinin bahçesine gidiyorum.


Atmosferini soluduğum andan itibaren önce zaman duruyor daha sonra hangi zamanda olduğumu unutuyorum, sakinleşiyorum, mutlu oluyorum. İşkolikliğin verdiği gergin halden uzaklaşıp halim selim bir insan haline geçiyorum.





II. Türkiye Büyük Millet Meclisi- Cumhuriyet Müzesinin bu kadar etkileyici bir yer olmasının bir çok nedeni var şüphesiz. 1924-1960 yılları arasında 36 yıl ülkemizin siyasi tarihinde önemli yeri olan II. Türkiye Büyük Millet Meclisi binasının içini gezerken buram buram tarih kokuyor, herşey canlanıyor adeta. Cumhuriyetimiz kurucusu Atatürk başta olmak üzere o yıllarda yaşayan tüm devlet büyüklerimizin yürüdükleri koridorlar, dokunduğu sıralar sizi büyülüyor, nefesinizi tutarsanız seslerini duyacakmışsınız hissiyle ürperirsiniz......

 
 
 
 

Binanın mimarisi muhteşem. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere ülkemizin bir çok şehrinde unutulmaz eserlere imza atan,  mimarinin estetik boyutunu yapıtlarını gören herkese hissettiren,  ‘‘Birinci Ulusal Mimari Akımı'' olarak geçen akımın büyük temsilcisi Mimar Vedat Tek'in en güzel eserlerinden biri. Taş bina, turkuaz ve koyu pembe renklerin uyumu rüya gibi.

 

 
 
 

Bahçesinde ise kendinizi cennette hissedersiniz. Her daim bakımlı, tertemiz, mis gibi ortamı, gülleri, çiçekleri ve ağaçlarıyla her mevsim ayrı güzeldir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun 25.02.2005 tarihli kararıyla "Anıt Ağaç" olarak tescil edilmiş olan 89 yaşındaki karşılıklı duran iki porsuk ağacı (Taxus Baccata L.) canlı renkleri ve heybetli görünümüyle inanılmaz etkileyicidir.

 
 

Böylesine huzur veren bir yere yakın işyerinde çalıştığım ve her zaman görme fırsatım olduğu için çok şanslıyım. Müzenin satış bürosuda var. Ankara'nın tarihine özgü çeşit çeşit objeler satılıyor,  objelerin tarihi özellikleri hakkında güleryüzlü satış personeli bilgi veriyor. Başka bir şehire giderken hediye alma konusunda hiç zorluk çekmiyorum.
II. Türkiye Büyük Millet Meclisi- Cumhuriyet Müzesini her gün yüzlerce kişi ziyaret ediyor. Bir çok arkadaşım öğle tatilinde önünden geçip giderken benim baskımla bilet alıp müzeyi gezdikten sonra teşekkür ettiler. Ankara'da yaşayıpta hala görmediyseniz yarın sabah Ulus'a giden bir otobüse veya dolmuşa binin ve bu güzel müzeye giderek  kendinize bir tatlı huzur alma fırsatı verin lütfen.......

2 Ocak 2015 Cuma

Yeter ki Kalbiniz Üşümesin

 
 
 
 
Yeni yılla birlikte havaların iyice soğuyup karın yağması yine eski günleri hatırlattı......
90'lı yıllarda çalıştığım ana çocuk sağlığı merkezinde, bulunduğumuz ilçedeki vatandaşlarla çok güzel bir iletişim kurmuştuk. Merkezimizin fiziksel durumu, tıbbi olanakları oldukça iyiydi ama hepsinden önemlisi çalışan personelin güleryüzü, kibar davranışları ve bilgi düzeyi örnek olacak kadar güzeldi. Böyle örnek bir merkezde çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyordum. Her zaman hevesle işe giderdim, çalışmaktan ve hekimlik yapmaktan çok keyif alırdım.



Eskiden Ankara'da kışın günlerce çok kar yağardı, son yıllarda sadece bir kaç gün kar atıştırdığı için lapa lapa kar yağması da anı oldu galiba. Bazı günler o kadar çok kar yağardı ki araçlar yolda kalırdı. Böyle günlerde evi işyerine yürüme mesafesinde olanlar gelebilirlerdi. Bizim evimizde ana çocuk sağlığı merkezine yirmi dakikalık yürüme mesafesinde olduğu için genellikle karlı günlerde iş yerine ilk gelenlerden biri ben olurdum.
 
 
 


 

Yine böyle yoğun kar yağışının olduğu bir sabah, atkı, eldiven ne varsa iyice kat kat giyinip iş yerine doğru yola çıktım. Aklımda nasıl olsa bu karda kışta pek gelen olmaz düşüncesi, iş yerine bir an önce ulaşıp çay bardağını elime alıp ısınma ve pencereden dışarıyı seyretme hayaliyle.
Karların içinde düşe kalka yürüyerek çok üşümüş ve  nefes nefese iş yerine vardım. Üzerimdeki karları çırptıktan sonra kapıdan içeri girdim, aman Allahım gözlerime inanamadım. Kaloriferleri sıcacık bekleme salonu yaşlı teyzelerle dolu, ellerinde örgüleri hepsi mırıl mırıl sohbet ediyorlar, keyifleri yerinde. 
Günaydın dedim gülerek, ellerimi kalorifer peteğinde ısıtırken sohbete başladık. Hayırdır neyiniz var dedim, tansiyonumuzu ölçtürmeye, ilaç yazdırmaya geldik dediler hep bir ağızdan. Anladım ki yaşlı teyzelerim ilaç yazdırmayı bahane edip karda kışta üşenmeden hem fiziksel hem de sosyal ortamı sıcacık olan bu küçük sağlık merkezine gelmekten çok mutluydular. İyi yaptınız da geldiniz dedim beyaz önlüğümü giyerken.
Ülkemizde henüz aile hekimliği sistemine geçilmemişti o yıllarda, ama bizler hizmet sunduğumuz kişilerin aile hekimi gibiydik. Hastalarımız bizlerle sadece sağlık durumlarını değil ailevi ve sosyal durumlarını da paylaşırlardı. Onları üzen herhangi bir konuda bile danışmaya gelirlerdi.
Özellikle genç hanımlar, ulaşımı kolay  olan, ücret ödemeden hizmet aldıkları ve memnun oldukları bu sağlık merkezini evden rahatça çıkabilme fırsatı olarak görürlerdi. Televizyonda sabah programlarını izleyip kahvaltısını ettikten sonra çocuğunu kucağına alan gelirdi. Gerçekten hiçbir sağlık sorunu olmadığı halde bir bahane uydurup eşiyle veya kayınvalidesiyle ettiği tartışmayı anlatıp rahatlamak için gelenler olurdu. Hem onlara meşgale olsun hem de gereksiz yere tetkik yaptırmasınlar diye çoğunu bir kursa gitmeye, dışardan liseyi bitirmeye, lise mezunu olanları üniversite sınavına girmeye teşvik etmişliğim vardır.
Dünya Sağlık Örgütüne (WHO) göre sağlığın tanımı; "sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil kişinin bedenen ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir". Birinci basamak sağlık hizmetlerinin amacı öncelikle koruyucu hekimlik. Bu nedenle başvuranlara hekimlik hizmeti sunarken sosyal destek olmayı da kendime görev bildim her zaman......