23 Ekim 2014 Perşembe

Ne İnsanlar Tanıdım Aslında Hiç Yoktular, Ne İnsanlar Tanıdım Aslında Göründüklerinden Çoktular






Büyük şair Attila İlhan’ın "Böyle Bir Sevmek" şiiri;
"Gerçek değildiler birer umuttular, 
Eski bir şarkı belki bir şiir, 
Ne kadınlar sevdim zaten yoktular"
mısraları beni çok etkiler, tıpkı büyük  mutasavvıf Hazreti Mevlana'nın sözleri gibi "nice insanlar gördüm üstünde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok”. Hepimizin hayatında böyle insanlar olmadı mı? Olmuştur, olmuştuuuuur…….

Ne insanlar tanımışızdır, aslında hiç yanımızda olmayan, sadece çıkarları olduğu için ustaca çalışarak güvenimizi kazanan, ve bizim var olduklarını sanıp kendimizi kandırdığımız. 

En küçük bir çıkarları olacağını sezdiklerinde, gözlerini bile kırpmadan bize en büyük kazığı atan, yaralayan, veya siz yaralıyken seyirci kalan, sevinen. İhtiyacımız olduğunda veya olabileceği ihtimalinde bile arkalarını dönüp bizi terk ettiklerini sanan zavallıları, var zannetme gafletine düşmedik mi bir çok zaman. Bu da bizim saflığımız olmadı mı bir çok kez, şaşırmaktan şoka kadar farklı evrelerde tepkiler vermedik mi? Hatırladınız değil mi, kalbiniz acıdıysa yenidir yaranız anlaşılan. İçinizden şöyle bir hafif kaşıntı hissi geldiyse eğer anlaşılan yaranızın kabukları bile düşmüştür. Nietzsche’nin dediği gibi "öldürmeyen acı güçlendirir" tıpkı ölümcül ağır bir enfeksiyöz hastalığın geçirilmesiyle kazanılan bağışıklık gibi. Aman dikkat, bundan sonra temkinli olun da, yeni asalaklar etrafınızı sarmasın sakın. Bundan böyle ipi ile kuyuya inebilecek kadar güveneceğiniz insanları seçin lütfen.
 


Reşat Nuri Güntekin'in "Acımak" romanında bahsedilen "acıma duygusu olmayan" nice insanlar var çevremizde. Hiç acımadan, gözünü kırpmadan kötülük yapabilen, gösterilmiş basit bir tepkiyi bile intikam alınması gereken kine çevirebilen. Günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar, empati duygusundan yoksun ve davranış bozukluğu gösteren bu insanların beyinlerinde, duygularla ve kişisel duyguları anlamayla bağlantılı “insula” adlı bölümün daha küçük olduğu  veya devre dışı kaldığını söylüyor.

Neyse, Hıncal Uluç’un köşesinde tavsiye ettiği Radi Dikici’nin “Bizans İmparatorluğu Tarihi (Şu Bizim Bizans-Byzantium 330-1453)” kitabını okuyorum bugünlerde. Henüz I.Jüstinyen döneminde 550’li yıllardayım ama sene 2014’te de geçerli pek çok benzerlikler var en yakın arkadaşların bile birbirine acımasızca tuzaklar kurduğu vs gibi. Ne imiş “tarih tekerrürden ibaret” imiş. Yazımın bu bölümünü yine Şems Tebrizi ile bitireyim “güvendiğiniz dağlara karlar yağdığında, en güzel çare, dağ ile karı baş başa bırakmaktır. Gün gelip karlar eridiğinde; dağ yolunuzu gözleyince en güzel cevap, başka bir dağdan selam yollamaktır”.




 

Aslında hiç yoktular dediğimiz insanları unutalım ve aslında göründüklerinden çok olanları görelim, duyalım artık. Hep kötü insanlardan söz ederek, bugüne kadar tanıdığımız iyi kalpli güzel insanlara haksızlık etmeyelim.  Bir kaç iyi kalpli güzel insan sayesinde dünyanın bizler için yaşanabilir bir yer olduğunu  hatırlayalım ve onları ihmal etmeyelim. 
Dünya bu iyi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor çünkü. Bu güzel insanlar dostumuz ise kıymetini bilelim, onlarla faydalı ve huzurlu zaman geçirmek için daha uzun vakit ayıralım. Belki de, etrafımızdaki bizi kandırmaya çalışan kötü insanların bizi meşgul etmesi nedeniyle bize ulaşamayan, seslerini duyamadığımız ve o an fark edemediğimiz, ancak orada olduğunu tahmin ettiğimiz güzel insanların; seslerini duymaya, onları görmeye, ilgilenmeye ve birlikte daha çok zaman geçirmeye çalışalım lütfen. Onları sadece omuzlarında ağlayacağımız ve bizi sevgileriyle sarmalayıp yaralarımızı saracakları kötü günlerimiz için saklamayalım. İyi, mutlu, neşeli ve güzel günlerimizi de onlarla geçirelim ki, kötü günlerimiz hiç olmasın!
Tanımaktan onur ve mutluluk duyduğum bir çok güzel insan oldu hayatımda. O güzel insanlar beni derinden etkileyerek bugünkü kişiliğime çok olumlu katkılarda bulundular. Bazen arkadaşım olarak, bazen komşum olarak bazen iş yerinden mesaidaşım olarak bazen de şifa bulmaya gelen hasta olarak. Bazıları eğitimleri, zengin düşünce ve bilgileri, asil davranışları ve özgün yaşama biçimleriyle hayranlık duyduğum, örnek aldığım insan oldular. Bazılarının ise diplomalı bir tahsili yoktu ama bilge kişiydiler. Janjanlı eğitimler almış ancak aldığı bu eğitimlerden ilim irfan yönünden nasibini alamamış nice insanı cebinden çıkaran gerçek ve saygıdeğer  insanlar.



 
                                             
Tanıdığım gerçek ve saygıdeğer insanlardan birini sizlerle paylaşmak istiyorum. Annemin komşusu Selamet teyze. Yüce gönüllülük örneği ve nur yüzlü Selamet teyzem, genç yaşında eşini kaybetmiş ve iki küçük kızıyla yaşam savaşı vermiş bir karadeniz kadını. Sigortadan aldığı dul ve yetim aylığına ilave olarak baklava, makarna, tarhana, salça gibi yapılması çok zor ama muhteşem lezzette yiyecekleri eş, dost ve tanıdıklarına yaparak geçimine katkıda bulundu senelerce. Kızlarının hiç bir şeyini eksik bırakmadı, hem anne hem baba oldu, onları büyüttü ve gelin etti.
 
Ama bir gün bile kimselere kendini acındıracak tek cümle kurmadı. Her zaman başı dik, doğru sözlü, kimseye müdanası olmayan yani direkt olarak Allah'a bağlı”, çok çalışkan bir hanımefendi oldu. Artık 85 yaşında ama yine alışveriş için pazara giden, artık baklava açmaya kolları yorulsa da makarna, tarhana, salça yapmaya devam eden bu eli öpülesi insana her zaman hayranlık duydum. Onun sohbeti, özellikle espri yapmak istemeden yaptığı esprileri, çevresinde yaşanan olaylarla ilgili bazen hiç birimizin aklına gelmeyen netlikte ve derinlikte yorumları ona olan saygımı ve sevgimi hep artırmıştır. Allah uzun ve sağlıklı ömürler versin…..


 

20 Ekim 2014 Pazartesi

Haydi Kızlar Okula





Her iki ismimin de tesadüfen "özgürlüğüne düşkün ve mücadeleci" anlamlarını içermesi nedeniyle olsa gerek ömrüm boyunca inandığım ve sevdiğim konularda başarmak için çırpındım durdum. Kendi kararlarımı alırken kimsenin üzerimde baskı oluşturmasına izin vermedim.

Özellikle kız çocuklarının okuması, çalışması, güçlü olmayı başarması, bu dünyada varlığını ilan etmesi çok önemli. Ailemden uzak bir şehirde üniversite okumak, Anadolu'nun bağrında küçük bir şehirde mecburi hizmet yapmak, iş hayatının acımasız rekabeti, akademik dünyada ve bürokrasinin içinde zaman zaman sendelesem de ayakta kalabilmek, başarabilmek hiç kolay olmadı. 

Birlikte çalıştığım aynı kariyer özelliklerine sahip erkek meslektaşlarıma sık sık kolaylıklar sunuldu, bazen bozuldum bu duruma. Ama ben daha çok çalıştım, çabaladım. Üzülsem de kırılsam da yılmadım gayret ettim. Yakınlarımın beni yürekten desteklemeleri en büyük şansımdı şüphesiz. Onlara çok teşekkür ediyorum. Bende elimden geldiğince onları ihmal etmemek ve onlara sevgimi göstermek için özen gösterdim. Her zaman dürüstçe çalışarak başarmanın huzurunu hissettim çok şükür. 

Zamanla yaş aldıkça, değer mi bu mücadeleye diyorum. Diyorum ama ben buyum, beni ben yapan bu özelliklerim. Böyle olduğum için beni sevenler, bana güvenenler, değer verenler, her şeyden önemlisi beni örnek alanlar var. Bu saatten sonra onları hayal kırıklığına uğratırsam ayıp olur. Durmak yok, yola devam.

Sağlık Olsun!





Bu deyimi gerçek anlamından çok, genellikle birisini oyalamak veya avutmak için kullanırız. Genç bir tıbbiyeli olduğum ve ardından hekim olarak göreve başladığım yıllarda, gençliğin verdiği enerjiyle ve tecrübe eksikliği ile olsa gerek sağlıklı olmanın tam anlamına vakıf değildim. Galiba o zamanlar, Dünya Sağlık Örgütüne göre sağlığın tanımının "sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil kişinin bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik hali" olduğu ya bana derslerde anlatılmamıştı ya da ben anlatılırken duymamıştım. Çünkü devam zorunluluğu olmayanlar da dahil  tüm derslere giren inek bir öğrenciydim üniversitede.

   *      *     *     *     *
Mecburi hizmet yapmak için torbadan kura çekerek tayin edildiğim Orta Anadolu şehrinde, veremle savaş dispanserinde çalışırken son derece prensip sahibiydim önceleri. Herşeyi mezun olduğum İstanbul'daki fakültenin disipliniyle düşünüyordum ve iyi bir hekim olmak için elimden geleni yapmaya çalışıyordum. Veremle savaş dispanserinde Mücella Hemşire Hanım'la harıl harıl çalıştığımız birgün, çevre köylerden birinin ilkokulunda çalışan, benden genç, neredeyse ergen yaşta tombiş kırmızı yanaklı ve güler yüzlü bir erkek öğretmen geldi poliklinik odasına. Aslında hasta olmadığını, bekar olduğu için çalıştığı köyde çok sıkıldığını, ailesini özlediğini söyledi ve memleketine gitmek için benden on beş gün rapor vermemi istedi. Ben bir bozuldum, vay efendim hasta olmadan kimseye rapor veremezmişim, bunu bana nasıl söylermiş gibi bir nutuk attım sanırım. Mücella hemşire hanım öğretmenin üzgün yüzüne baktı ve sağlık olsun dedi. Tombiş kırmızı yanaklı öğretmen sessizce çıkıp gitti. 

   *      *     *     *     *
Sanırım iki yıl sonraydı, hastanede yatarak akciğer tüberkülozu tedavisi gördükten sonra takip için dispansere müracaat etmiş bir hasta poliklinik odasına geldi. Zayıf bir adam sessiz sedasızca dosyasını uzattı ve muayene masasının kenarına ilişti. Sandalyeye oturmasını söyledim ve hasta dosyasını aldım, dosyanın üzerinde yazılı isim tanıdık geldi, dikkatle yüzüne bakınca iki yıl önce benden rapor isteyen “neredeyse ergen yaşta tombiş kırmızı yanaklı öğretmen” olduğunu anladım. Yaşlanmış gibiydi, tombiş kırmızı yanakları solmuş ve süzülmüştü. Akciğer filmini dikkatle inceledim, önceki filmine göre düzelme vardı, balgam sonuçları temizdi, muayene ettim ve  ilaçlarını düzenledim. Elindeki sevk kağıdını aldım ve iki yıl önce vermediğim raporun ve attığım nutuğun mahcubiyetiyle" size yirmi gün rapor yazıyorum, memleketinize gidip dinlenirsiniz" dedim.  Arkadaş solgun yüzüyle, efendi bir şekilde ama kırgın bakışlarla rapor istemediğini söyledi, ben ısrarla rapor vermek istiyorum, neredeyse yalvarıyorum. Nuh dedi peygamber demedi ve rapor yazdırmadan hemşire hanımın hazırladığı ilaçlarını alıp gitti.  Ben çok üzülmüştüm, iki yıl önce bedenen sağlıklı ama sosyal olarak ihtiyacı varken istediği raporu vermiş olsaydım yine hasta olacaktı. Ama gerçekten hasta olup geldiğinde hekimine böylesine kırgın olmayacaktı. Mücella hemşire hanım bu defa benim üzgün yüzüme baktı ve sağlık olsun dedi.

   *      *     *     *     *
Bu bana mesleğimle ilgili ilk uygulama dersi oldu, bir hekimin insanları sadece fiziksel olarak değil duyguları ve yaşam koşulları ile empati yaparak değerlendirmesi gerektiğini anladım. Geçen yıllar ve buna benzer yaşadığım tecrübeler, ne mesleğimin ne de hayatın sadece bize okullarda öğretilen ve ders kitaplarında  yazan disiplinle yapılamayacağını, tek bir bileşenle sorunların çözülemeyeceğini, tek bir doğrunun olmadığını, farklı şartlarda bir çok bileşeni bir arada değerlendirerek etik ve herkesin iyi hissedeceği uygulamaların aslında daha tedavi edici ve başarılı sonuçlara ulaştırdığını ispat etti.
Sağlık olsun...