26 Aralık 2014 Cuma

Gece Yatağa İşeyen Çocuklar

 
 



Blog yazısı yazdığımı bilen bazı arkadaşlarım bana hikayelerini anlatıp blogda isimsiz yazmam konusunda baskı yapıyorlar. Bugünün yazısının konusu böyle ısmarlama oldu….
Bir bankada üst düzey yönetici olan liseden arkadaşımla dün akşam yemekte sohbet ederken çocukluğunda gece yatağa işediğini, onu kızdırmak için  "sidikli" dediklerini, bu nedenle yaşadıklarını ve hissettiklerini anlattı uzun uzun, bolca gülerek biraz hüzünlenerek.......

                                          *     *     *     *     *
Arkadaşım ergenlik yaşına kadar gece yatağa işediği için o yıllarda ruh halinin biraz ezik biraz utangaç biraz da şaşkın olduğunu,
bu durumun nedenini annesinin "küçük kardeşlerini kıskanıyorsun" olarak yorumladığını.... sidiklilik maceralarının anlatmakla bitmeyeceğini, dile kolay ergenliğe kadar gece yatağa işemenin onu çok üzdüğünü söyledi. 
Nadir de olsa yataktan kuru kalktığı sabahlarda nasılda mutlu olduğunu anlattı gülümseyerek.
Annesi akşam ezanından sonra su içmeyi, karpuz, kavun, portakal gibi sulu meyveleri yemesini yasaklamış senelerce. Arkadaşım da gizlice tuvalete girip lavabodan suyu lıkır lıkır içermiş....
Bu arada ailesi onu doktora da götürmüş, hocalara da. 
İlaçta içmiş, muska da taşımış.
Hatta bir akrabasının tavsiyesiyle koyunun yumurtalıklarını kızartıp yedirmiş annesi. O gün bu gündür sakatattan nefret etmiş, yemiyormuş.....
Annesine kızıyormuş o zaman ama  önce elde, sonra merdaneli makine ile her gün çamaşır yıkayan annesi için sidikli bir çocukla hayatın biraz daha zor  olacağını tahmin etmeye çalıştık.
Evlerinin  kaloriferli olmaması nedeniyle kız kardeşiyle gece aynı karyolada uyurlarmış. Gecenin bir vakti bir bakarmış ki, her taraf göl olmuş!
Zaten çok incecik bir çocuk olan kız kardeşini usulca kucaklayarak yere indirir, çarşafları değiştirirmiş annesini uyandırmadan.
Yıllarca bu sporu tekrarlamaktan kolları iyice gelişmişmiş....
En büyük kabusu ise ailece başka bir şehirde oturan akrabalarına yatılı olarak gezmeye gitmekmiş.
Gündüz güler yüzlü ve konuşkan bir çocuk olan arkadaşımın akşama doğru keyfi kaçarmış, adeta süt dökmüş bir kedi gibi sessizleşirmiş. Yatağa yatınca ise rezil olacağım korkusundan sabaha kadar uyumamaya çalışırmış.
12 yaşına gelip hala gece yatağa işediği için, anneannesi  "seni istemeye gelenlere bu kız sidikli diyeceğim" diye korkuturmuş....

                                        






 
Tesadüf bu ya, yıllar sonra evlendiğinde eşinin de çocukluğunda gece yatağa işemiş olduğunu öğrenince çok gülmüşler.
Hiç romantik olmayan, komik bir ortak özellikleri olduğu için!
Hani annesi  küçük kardeşlerini kıskandığı için onun işediğini söylemişti ya.  Oysa eşi beş kardeşin en küçüğü ailesinin kıymetlisi olarak neden işemişti acaba? Onun için zaten doğru olmayan sözde kıskançlık teorisi de böylece çürümüştü yıllar sonra.... Daha sonra dünyaya gelen kızı da gece yatağa işemiş  on yaşına kadar, tıp fakültesinin çocuk psikiyatrisi bölümüne götürmüş bir kaç defa. Kızına uygulanan tedavi yaklaşımı ise, yağmurlu günler & güneşli günler tablosu ve güneşli günlerde ödülden ileri gidememiş. Pek bir faydası olmamış zaten....
Eşekten düşenin halinden eşekten düşen anlar misali, evladı üzülmesin diye onu uyandırmadan üzerini ve çarşafını değiştirerek "kollarını geliştirmeye" devam etmiş arkadaşım........

                                        *     *     *     *     *
Arkadaşım bugün bu konu ile dalga geçiyor tabii ki ve bir de hava atıyor; "geçmişimde, gece yatağa işemekten başka birşey bulamazsınız" diye altını çizdiği ironik bir övünme konusu yapmış artık..........
Tıpta "" adı verilen bu durum, bir çocuk için çok zor, utanç verici, neşesini kaçıran ve acımasız başkalarının "sidikli" diye alay ettiği bir durumdur.
Tıbbın halen nedenini ve tedavisini tam olarak bulamadığı, bir çok çocuğun ve ailenin yıllarca strese girdiği, hastalık desen hastalık değil, psikolojik sorun desen psikolojik bir sorun değil, öylesine garip bir durum işte....

Arkadaşımın tecrübeli bir insan olarak önerileri var:
Gece yatağa işeyen çocuklarınızı öncelikle bir üroloji uzmanına götürmeniz.
Fiziksel bir sorun bulunmadığından emin olduktan sonra çocuk psikiyatrisi ve psikolog desteği almanız.
Ama en önemlisi, evladınıza hoşgörülü ve destekleyici davranmanız.
Çünkü geçecek.......
Bu arada arkadaşım da otomatik çamaşır makinesini icat edenden Allah razı olsun diyor! 

24 Aralık 2014 Çarşamba

Teşbihte "Tespitte" Hata Olmaz





Tespit 1: Dostlarını ve sevdiklerini sahiplenme, sorumluluğunu alma, kol kanat germe, gerektiğinde onlar için risk alabilme reaksiyonu genetik bir özelliktir. Sonradan kazanılmaz. Az bulunur. Tıpkı mavi gözlü olmak gibi. 
Nasıl ki mavi gözlü olmak, kahverengi gözlü olmaya göre bir üstünlük değilse bu cengaver ruhlu olma özelliği de aslında ne üstünlüktür ne de eksiklik. Ama ne yazık ki bu özelliği taşıyanlar bunu bir mağrifet zannederler maalesef. Tıpkı benim gibi. Kendilerinin gözlerini kırpmadan her zaman yaptıkları bu davranışı dostları onlara yapmadığı zaman çok şaşırırlar. Adeta yıkılırlar. Oysa doğuştan gelen genetik özellikler asla değişmezler sadece mavi renkli lens takılması gibi bazıları ....mış gibi yapabilirler, kandırabilirler.........

Tespit 2: İnsanların özellikle bir anda şan, şöhret, para, yetki veya mevki, makam sahibi oldukları zaman nasıl davranacaklarını önceden kestirmek imkansız bir öngörü. Çünkü tecrübeyle sabit bir çok hikaye var. Bir bakarsınız ki halim selim, efendi, kibar, sevimli bulduğunuz herhangi biri bu durumlardan birine zırnık kadar sahip olduğu zaman bir anda metamorfoza uğrayıp kendinden nefret edilir bir hale geliyor. Eski dostları onları tanıyamaz ve  "nasıl yani, kaç yıldır tanıdığımı sandığım kişi bu insan  olamaz" diyebilirler. Ruhumuzun içinde saklı duran ve fırsat bekleyen bu durumu dinazor yumurtasına benzetiyorum ben. İçinden çıkan kocaman  otobur, faydalı ve sevimli bir dinazor da olabilir, etobur, korkunç ve yok edici bir canavar da.

Tespit 3: Başkasının ipi ile kuyuya ineceğinize kendi ipinizle dağa tırmanın.
Başkasının ipi ile dibini görmediğiniz ama suyu olan bir kuyuya, su almak için inip suyu kovaya doldurup yukarı gönderdikten sonra yukarıdan ipin çekilip suyun veya çamurun içinde kalacağınıza; bir dağcı gibi yükseklere tırmanırken kendi çivinizi, kendi ipinizi kullanırsanız veya ekip olarak birlikte çivi ve ip kullanırsanız amacınıza daha zor ulaşırsınız belki ama hem kendinize hem de yola çıktıklarınıza daha çok güven duyarsınız.

Tespit 4: Bazı insanlar canlarını sıkan daha sonra lüzumsuz bulacakları bir konuya gereğinden fazla zaman ayırırlar, adeta beyinleriyle geviş getirirler. Israr etmeye gerek yoktur bazen. Böyle durumlarda bekleme yapmadan yürümek, hayata devam etmek en iyisi. Bir kapı kapanınca yenisi açılabilir. Ve şükretmek, şükretmek lazım..........

Teknolojinin Feminizme Katkısı




 


Biz kadınların eğitim, başarı ve kariyerlerinin artışına, evin dışındaki dünyada söz sahibi birey olmalarına en büyük katkıyı teknolojinin gelişmesinin yaptığını düşünüyorum.
Son 50 yılda teknolojinin çok hızlı gelişimi ile kadınların ev işleri açısından hayatı inanılmaz bir şekilde kolaylaştı ve ev işleri için uğraşıp didindikleri saatlerden tasarruf ettiler. Bu tasarruf ettikleri zamanı önce dış dünyayı keşfetmek için ve tecrübe kazandıkça söz sahibi olup yönetmek için kullanır oldular.
Elli yıl öncesinde kitap okuma, eğitim alabilme, gelir getiren vasıflı bir işte çalışabilme, müzik dinleme, bir müzik aleti çalabilme, giyinip süslenme, tiyatroya sinemaya gidebilme, seyahat edebilme gibi o yıllarda lüks sayılabilecek davranışlar, sadece varlıklı aile mensubu ve evlerinde bu işleri yapan çalışanları olan az sayıda kadının sahip olduğu ayrıcalıklardı.
Çok uzak değil 60 'lı yıllarda kadınlar yemeklerini kırsalda kuzinede veya ocakta, kentte ise önce talisman marka gaz yağı kullanılan ocaklarda daha sonra tüpgaz dolum tesislerinin kurulmasıyla üç gözlü ocaklarda pişiriyorlardı. Bu süreci yaşayan annem, talisman ocağı nasıl kullandığı ile ilgili anılarını anlatır bize. Yüzyıllar boyunca kadınlar çamaşırlarını elde yıkadılar, büyük çamaşırları yıkamak için tokaç kullandılar.
Sanırım 70'li yıllardı, önce komşumuz Emine hanım teyzeler merdaneli çamaşır makinesi aldılar. Annemle beraber sanki uzay filmi seyreder gibi seyretmiştik çamaşırın ne kadar kolay yıkandığını. Özellikle sıkma aparatı çok ilginç gelmişti. Dört çocuk annesi anneciğimin, dağlar gibi ailemizin çamaşırına ilave olarak öğrenci olan dayımların getirdiği çamaşırları da yıkamaktan feleği şaşmıştı. Bizi uyuttuktan sonra gece saat üçe kadar çamaşır yıkardı canım annem. Babam anneme en kısa sürede merdaneli çamaşır makinesini aldığında anneciğim çok çok çok mutlu olmuştu, çünkü artık çamaşır yıkarken daha az yoruluyor ve uykusuz kalmıyordu.
Kendi evim olduğunda ise tam otomatik çamaşır makinesi yeni çıkmıştı ve bugüne göre çok pahalıydı galiba. Bir yıl taksit ödeyerek almıştık.
Bana göre kadınların hayatını kolaylaştıran en muhteşem makine kesinlikle TAM OTOMATİK ÇAMAŞIR MAKİNESİ. İş gücü ve zaman tasarrufu açısından çağ atladık resmen.

                                            *     *     *     *     *
70'li yıllarda ve öncesinde ev temizliği de ne zordu. Yerler tahta döşemeydi, temizlemek ve beyazlatmak saatler alırdı. Sonra marley döşeme moda oldu ve temizlik çok kolaylaştı. Halıların temizliğinde önce ot süpürge kullanılıyordu sonra elektriksiz gırgır denilen bir alet çıktı, hatırlıyorum da halıların üzerindeki kırıntıları iyi temizlerdi. Elektrik süpürgesinin çıkması da  zaman tasarrufu ve ortalığın toz duman olmaması açısından önemliydi.
Ya ütüye ne demeli, önceleri kömürlü ütü kullanılıyordu. Elektrikli ütü ve buharlı ütü, pres ütü. Sonra bulaşık makinası, blender, mutfak robotu, mikrodalga fırın sonra ankastre olanı, hepa filtreli elektrik süpürgesi, ekmek makinası vs.
Ben ütü konusunda hala yeterli bir düzeye gelinmediğini, teknoloji ile uğraşanların bu konuya henüz yeterince kafa yormadıklarını düşünüyorum. Şöyle bir dolap olacak, içine giysiler askı ile koyulacak ve programı ayarlayıp tuşa basınca işlem tamam olacak. Ey mühendisler, endüsriyel tasarımcılar, lütfen biraz daha bu konuya katkı sağlayın.......

                                            *     *     *     *     *
Ev işlerinin teknoloji sayesinde işgücü ve zaman tasarrufu ile kolaylaşması erkeklerin de ev işlerini yapabilmelerini kolaylaştırdı ve evin dışında yoğun bir tempo ile çalışan eşleri ile gönüllü...! olarak iş bölümü yapmalarını sağladı.
Kadınların ev işlerini daha kolay yapmaları ve eşlerinin ev işlerine katkısının olması, kariyerlerinin giderek artmasına ve iş dünyasında, bürokraside, üniversitede daha iddialı olmalarına katkıda bulunmuştur kuşkusuz.

                                            *     *     *     *     *
Teknoloji,  ev işlerini kolaylaştırmanın yanı sıra  ücra bir yerde yaşayan kadınların dahi önce radyo sayesinde haberler, müzik programları, radyo tiyatroları, yarışma programları ile eğlenerek bilgi ve kültürlerini artırmalarına katkıda bulundu. Daha sonra televizyonun hayatımıza girmesiyle kendi çevremizin dışındaki diğer dünyayı ve kadınları gözlemleme fırsatı bulduk. Gazete ve dergiler (mecmua), ev telefonları ardından cep telefonları. 2000'li yılların gelmesiyle hızlı bir şekilde hayatımıza giren bilgisayar, internet ve sosyal medya...... Daha çok ve daha hızlı haberleşmek, bilgilenmek ve sanal dünyanın gerisinde kalmamak için artık herkesin kullanmak zorunda olduğu araçlar.
50'li yaşların üzerinde olanlar bilgisayar teknolojisine uyum sağlamakta zorlansalar bile interneti kullanan, e-posta, facebook, twitter'ı olan pek çok 60 yaş üstü insan var........

                                            *     *     *     *     *
Son elli yıl, teknolojik buluşlar açısından baş döndürücü bir şekilde yoğundu ve muhteşemdi. Kadınlar bu sayede rutin yaşam gereklerinin ötesinde kendilerini geliştirme, evin dışındaki dünyada erkeklerle birlikte yol alma ve başarma konusunda 50 yıl öncesinden yüzyıllar öncesine yaşayan hemcinslerine göre  çok hızlı yol aldılar.
Teknolojinin kazandırdığı iş gücü ve zaman tasarrufu sayesinde okuyan, çalışan, kariyer yapan, daha çok bilgi, daha çok görgü, daha çok fikir sahibi, hayatın her alanına yetişmeye çalışırken kadın olduğunu unutmayan, bakımlı ve güzel olmayı da ihmal etmeyen bu yeni ve güçlü kadınların; önümüzdeki onyıllarda ve yüzyıllarda bakış açısı,  şefkati, zekası ve becerisi ile dünyada savaşlara son vereceği, dünyayı barış içinde  yaşanabilecek bir yer haline getireceği umudunu taşıyorum.............


23 Aralık 2014 Salı

Bir Avuç Cevizin Hatırı





Uzun yıllar çalıştığım ana çocuk sağlığı merkezinde hizmet sunduğum hastalarımla, aramızda zaman içinde güzel bir iletişim kurmuştuk.
Bulunduğumuz semt, genellikle orta gelir düzeyinde, görgülü, samimi ve mütevazı insanların yaşadığı Ankara'nın kuzeyinde biraz yüksek rakımlı bir semtti. Evimizden yürüyerek mesaiye gelirken sıkı bir yokuş tırmanmak zorunda kalırdık.
Müstakil ve geniş bir bahçesi olan bir iş yeri olduğu için bizde hastalarımızda çok şanslıydık. Binamızın içinde bir çok tadilat yaparak güzel bir merkez oluşturmuş, Eşdeğer kurumların çok ilerisinde hizmet sunumu gerçekleştirmek için hepimiz gayret içindeydik, hevesliydik ve çok çalışıyorduk. Emeklerimizin mükafatı ise bize başvuran hastaların memnuniyeti, bunu sözleriyle ve gözleriyle ifade etmeleriydi.
Memnuniyetlerini  bazen getirdikleri kendi el emekleri olan küçük hediyelerle de gösterirlerdi.  Bu hediyeler bazen bir kaç yufka ekmeği, bazen oyalı bir tülbent veya havlu, bazen bir patik/çetik bazen de bir avuç ceviz olurdu.
Oldukça ileri yaşta, sürekli kullandığı tansiyon ilaçlarını yazdırmaya gelen Zehra teyze her gelişinde önce  koltuğa oturur, derin bir soluk alır ve derdini anlatmaya başlardı. sini olup reçetesini yazdırdıktan sonra cebinden bir avuç ceviz çıkarıp masanın  üzerine koyardı. Beraber çalıştığımız Narin hemşire hanım da cevizleri eliyle kırıp başta Zehra teyzeye ve bizlere ikram ederdi.
Bir, iki, beş her gelişinde aynı. Bir avuç ceviz çıkarıp masanın  üzerine bırakıyordu.  Nermin hemşire hanım bir gün muzipliğinden "Zehra teyze her seferinde bir avuç getireceğine, bir gelişinde toptan getirseydin hepsini " deyince Zehra teyze ne dese beğenirsiniz? "Bir defada cevizlerin hepiceğini verirsem, elim boş gelince ya bana bakmazsanız, ilacımı neyin yazmazsanız" dediğinde gülsek mi üzülsek mi diye şaşırıp kalmıştık.
Her kabuklu ceviz yediğimde bu anımı hatırlarım. Hey gidi günler........


18 Aralık 2014 Perşembe

Aaaah Üniversite, Aaaaah İstanbul.......


 
 
Lise son sınıfta okuyan her gencin en büyük korkusu, üniversite giriş sınavıdır kuşkusuz. Benim gibi lise hayatı sıradan başarılarla geçmiş ve ailesi tarafından tercih olarak sadece İstanbul'daki tıp fakülteleri yazdırılmış birisi için ise, o sınavı beklemek korku değil kabus bir hale dönüşmüştü. Okul, dersane, sürekli ders çalışma, gece gündüz test çözme derken sonunda sınav günü gelip çatmıştı…. O yıllarda bulunduğumuz şehirde sınav yapılmıyordu, bir gün önceden İstanbul'a gidip sınava gireceğim okulu bulmuş, gece halamlarda kalmıştık. Hem yattığım yeri yadırgadığım için hem de heyecandan olsa gerek saatlerce uykuya dalamamıştım o gece. Sabah sınava son anda yetişmiş, cam kenarında ve bol güneşli bir sırada oturmuştum. Bütün bu olumsuzluklara rağmen sınavım hayret bir şekilde iyi geçmişti ya da ben öyle zannediyordum! İnternetin olmadığı o yıllarda, sınav sonucunu öğrenmek için postacı yolu gözlemiştim günlerce …..
Nihayet postacı merakla beklediğim ÜSYM (o zaman adı böyleydi) zarfını getirmişti. Bir baktım 532 puan almışım ama daha önce tercih listesine sadece İstanbul'daki tıp fakültelerini yazmış olduğum için hiç bir yere yerleştirilmemiştim. Aslında puanım çok yüksekti, İstanbul (Çapa) ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinin dışındaki pek çok fakülteye puanımın tutmasına rağmen ben açıkta kalmıştım. Şaka gibi…. Hiç kimseler, en yakın arkadaşlarım bile bu kadar yüksek puan aldığıma da, alıp ta nasıl açıkta kaldığıma da inanamıyor, palavra atıyorum sanıyorlardı.  Günlerce ağlamaktan gözlerim şişmiş, sesim kısılmıştı. Ailem de çok üzgündü ve bir çare bulmaya çalışıyorlardı. Anneciğim sabah 07.00'da radyoda yayınlanan ön kayıt anonslarını dinleyip Ege Üniversitesi İzmir Tıp Fakültesinin 507 taban puanıyla ön kayıt açtığını ve 90 öğrenci alacağını söylediğinde önce Ege Tıp Fakültesinin İstanbul'daki tıp fakültelerinden daha yüksek puanla öğrenci aldığını söyleyip itiraz etmiştim, anneciğim heyecandan yanlış duymuştu galiba. Ancak ertesi sabah ailece hep beraber radyonun başına geçip ön kayıt listelerini dinleyene kadar bunun gerçek olabileceğine inanamamıştım. Ege Üniversitesine bağlı yeni bir tıp fakültesi açılmıştı “” ve 507 taban puanıyla ön kayıtla öğrenci alınacaktı. Bu seferde sevinçten ağlıyordum…... 
Babacığımla birlikte  İzmir'e otobüsle giderken adeta havalara uçuyordum. Nihayet üniversiteli olacaktım hem de İzmir gibi güzel bir şehirde yaşayacak ve tıp fakültesi okuyacaktım, babacığımın çok istediği, gurur duyacağı "doktor hanım" olacaktım. 
Sabahleyin İzmir otogarına indiğimiz zaman üniversitenin Bornova'da olduğunu öğrendik ve sora sora önce Bornova'ya gittik ve ön kayıt yaptıracağımız binayı zorla bulduk. 80 öncesi yıllarda üniversitelerin duvarlarında büyük harflerle, renkli boyalarla yazılmış siyasi içerikli sloganlar vardı. Üniversitenin  kampüsü içinde ringle yolculuk ederken babacığım bu yazıları görünce öğretmen sağ duyusuyla bu sloganları hem yüksek sesle okumuş hem de yüksek sesle çok kızmıştı. Bende birileri babama terslenecek korkusuyla soğuk terler dökmüştüm.

 
İzmir Tıp Fakültesi açıldığı günlerde oldukça sınırlı imkanları olan ve az sayıda öğretim üyesiyle kurulmuş mütevazı bir fakülteydi. En şanslı olduğumuz konu hocalarımızın bizlerle ilgili, alçak gönüllü ve güleryüzlü davranışlarıydı. Özellikle de dekanımız babacan, iyi kalpli bir insandı ve harika bir hocaydı. Fizyoloji derslerimiz onun sayesinde çok güzel geçiyordu, anekdotlarla anlattığı dersler hiç aklımızdan çıkmazdı. Patoloji hocalarımızı da çok severdik, 30'lu yaşların başlarında olmalarına rağmen kitap yazmış bilgili, genç yaşlarına göre olgun, iletişimleri mükemmel bir çiftti, bizlerin hem doktor hem de insan olarak yetişmemizde örnek davranışları ile çok katkıları olmuştu. Kulakları çınlasın…..
Yeni kurulan bu fakültenin fiziksel koşulları oldukça sıkıntılıydı. Teorik dersleri aldığımız amfi ve pratik uygulama laboratuvarları barakalarda idi. Ders aralarında bir bardak çay içecek iki lakırdı edecek bir kantinimiz bile yoktu, arada başka okulların kantinlerine gider ve bir köşede ezik ezik otururduk. Biyokimya dersini Diş Hekimliği Fakültesinde, Adli Tıp dersini Ege Tıp Fakültesinde alıyor, staja ise Eşrefpaşa Belediye Hastanesine gidiyorduk. Bornova'daki yurttan üç otobüs ve ara yollar yürüyerek  gittiğim Eşrefpaşa'daki derslikte ise tek tuvalet olduğu için bir teneffüste kızlar bir teneffüste erkekler tuvalete girerdi.
O yıllarda şimdiki gibi yeni bir üniversite veya fakülte açılmasına alışık değildi insanlar. Bu yeni tıp fakültesi biraz yadırganmış biraz da hor görülmüştü ve biz öğrencilerine hissettirilmiş, bir çok yerde  tepki gösterilmiş, sanki suçluymuşuz gibi dışlanmıştık diğer fakültelerdeki bazı arkadaşlar tarafından. Hatırlıyorum da,  ne kadar acımasız, ilginç ve garip bir yaklaşımmış........
Dersler gittikçe ağırlaşıyor ve sınavlar zorlaşıyordu. Dördüncü sınıfta günlerce iki saat uykuyla çalışıp iki günde toplam 17 dersin final sınavına girmiştik. İkinci gün en son sınavdan tansiyonum düştüğü için ayaklarım titreyerek çıkmış ve 16 saat deliksiz uyuduktan sonra ancak kendime gelebilmiştim. Sadece psikiyatriden bütün sınıfla birlikte birinci sınavda başarısız olmuştum. Sanırım üçüncü sınavda, nihayet başarılı olan sekiz kişiden biri ben olmuştum…..

 
 İzmir'de çok sıkı bir şekilde ders çalışarak geçen dört yılın sonunda ders notlarım yüksek olduğu için ailem İstanbul'a nakil olmam konusunda ısrarlı davranınca bende nakil işlemlerini başlatmıştım. Nasıl olsa ret ederler, aman babam kızmasın diye İzmir'den İstanbul'a nakil olmak için fakülte öğrenci işlerinden not dökümü (transkript belgesini) aldığımda, kendimi dalından kopmuş yaprak gibi hissetmiştim.
İzmir muhteşem güzel bir şehirdi o yıllarda, adeta rüya gibiydi şık, zarif, asil, modern, yemyeşil, masmavi, güzel kokulu, temiz ve bakımlıydı. Bu kadar çok apartman henüz yapılmamıştı, ağaçlı çiçekli bahçeleri olan çok güzel konakları vardı, ağzımız açık hayranlıkla o güzel evleri seyrederdik. 
Ancak bir tıp fakültesi öğrencisi olarak gece gündüz dersler ve kitaplarla yıllarım geçmiş, İzmir'in tadını çıkaramamış ve yeterince gezememiştim, mümkün olmamıştı maalesef. En büyük lüksümüz ise sınavlar iyi geçerse ödül olarak Karşıyaka'ya gidip hava soğuksa çay veya salep içmek hava sıcaksa dondurma yemekti........

 
Ve nihayet Cerrahpaşa Tıp Fakültesine kabul edilmiş ve İstanbul’a gelmiştim…... İzmir’i geride bırakıp İstanbul’a gelmek aslında çok ta kolay olmamıştı. İstanbul zor bir şehirdi, dört yıllık fakülte ve yurt arkadaşlarımdan ayrılmış, sudan çıkmış balık gibi yeni bir çevrede yapayalnız kalmıştım, Beşinci sınıfta herkes arkadaş grubunu kurmuştu, nakil gelmiş yeni birisini kabul etmeleri zaman aldı. Ancak adaptasyonun kolay olduğu gençlik yıllarındaydık, kısa sürede uyum sağlayıp güzel bir arkadaş çevresi kurmuştum. Dersler kesinlikle daha kolaydı, iki yıl çok keyifli, eğlenceli, yeni bir çok şey öğrenerek, mecburi hizmete hazırlanarak, fırsat buldukça güzel İstanbul'u gezerek çok güzel ve çabucak geçmişti……..

 
Üniversite yıllarımın, her yaşayanın olduğu gibi benim de hayatımda çok özel bir yeri var. Özellikle zor elde ettiğim, tıp fakültesinin yoğun ders programına uyum sağlayabilmek, sınavlarda başarılı olabilmek için daha çok ders çalışmak, uykusuz kalmak gibi yaptığım bir çok fedakarlık, fedakarlık yine fedakarlık......
Bu fedakarlık durumu, sonraki yıllar da değişmeden devam etti, azimli, kararlı, sabırlı olma, değişikleri kontrol edebilme yeteneklerimi geliştirerek, en önemlisi yaptığım işi severek çalışıp durdum.  Evde, işte ve her yerde hep çalışkan, hep sorumluluk sahibi, hep anlayışlı. Şikayetçi değilim, hekimliğin verdiği bu olgunluğun hayatıma olumlu katkısı oldu şüphesiz. Ama derler ya gençliğimi yaşayamadım, erkenden büyüdüm, en güzel yıllarımda akranlarım gibi eğlenemedim, yaşımın gereklerini yapamadım, hiç sorumsuz davranamadım, …..….  
Aaaah Üniversite, Aaaah İstanbul, Aaaah Hekimlik……….

 

12 Aralık 2014 Cuma

Parmaksız Güvercin ve Hayvan Sevgisi





Soğuk bir Ankara sabahında henüz uyanamamış bir halet-i ruhiyeyle işe giderken, bir ayağında hiç parmağı olmayan diğer ayağında sadece bir buçuk parmağı olan bir güvercinin önümden yalpalayarak yürüdüğünü görünce bütün uyuşukluğum geçti ve onu izlemeye başladım. Sanırım ilgim hoşuna gitti ki etrafımda oynamaya başladı, hatta fotoğrafını bile çekmeme izin verdi. Parmaklarını nereye sıkıştırmıştı acaba? Parmaksız güvercinin keyfi yerindeydi aslında,  verdiğim simit parçalarını afiyetle yiyip biraz dolaştıktan sonra neşeyle kanat çırptı ve uçup gitti…..
 
Yüce rabbimin biz insanlara dost olarak yarattığı canlıların başında özellikle evcil olan hayvan dostlarımız geliyor. Bir düşünün çevremizde bir an bile onlar olmadığında nasıl eksik hissederiz kendimizi. Yaşadığımız dünyayı anlamlı kılıyorlar, bize psikolojik destek açısından çok katkıları var ve karşılığında sadece bir avuç yiyecek ve birazcık sevgi bekliyorlar.
 

Belki de çocukluğumda yaz tatillerini köyde geçirmiş olduğum için içimde hep bir hayvan sevgisi oldu. Evimizin en küçük bireyi olan kedimiz Tuşpa'nın sevgisi bize yaşam enerjisi veriyor. Özellikle yaşım ilerledikçe yolda gördüğüm her kedinin, köpeğin gözüne bakıp güzel bir söz söylediğimde mutlu olduklarını görmek beni çok heyecanlandırıyor, merhamet duygumu artırıyor ve daha önemlisi insan olduğumu hissettiriyor.
 
Kuş, kedi, köpek, at, inek, koyun, eşek, tavuk, ördek, kaplumbağa, kelebek, karınca,  balık, uğur böceği çevremizde olduklarında ve seslerini duyduğumuzda mutlu olduğumuz, sevdiğimiz ve korkmadan dokunabildiğimiz canlılar. Özellikle büyük şehirlerde çok zor şartlarda yaşam savaşı veriyorlar. Kışın açlıkla yazın susuzlukla mücadele ediyorlar. Yaşam alanlarının ve sağlık durumlarının düzenlenmesi için yapılan bir çok faaliyet var şüphesiz, ancak tümüne ulaşılamamış henüz.

 

Zoonotik hastalıkların kontrolü için,  hedef nüfus projeksiyonlarıyla faaliyetlerin planlanarak gerçekleştirilmesi amacıyla yapılan ve yapılacak tüm çalışmalar başarıya ulaştığında hem insanlar hem de hayvan dostlarımız için sağlıklı ve güzel yaşam alanları oluşacaktır inşaAllah. 
 

1 Aralık 2014 Pazartesi

Kıyafetiniz ile Karşılanır, Düşünceleriniz ile Uğurlanırsınız!






Genç kızlığa adım attığım ve sonraki yıllarda hep güzel giyinmeye heves ettim. Ancak bir türlü giyim tarzımı oturtamadım. Bu benim zevkim diyebilmek yıllarımı aldı.....
İlk gençlik yıllarımda kimi güzel ve havalı bulsam onun kıyafetine benzer bir şeyler bulup o kişiye benzemeye çalışırdım. Bu kişi, bazen Ses ve ilerinde beğenip fotoğraflarını kesip sakladığım ünlü birisi bazen de yakın çevremde bulunanlar oluyordu. Laf aramızda hayal kahvem bloğunun yazarı sevgili arkadaşım güzel ve havalı bulduklarımın başında yer alırdı, hele rahmetli anneciği muhteşem derecede güzeldi ve çok asil bir giyim tarzı vardı.
Gelelim benim tarz oluşturma meseleme, küçük bir şehirde yaşadığımız için ailem ve çevremiz mutaassıptı, dekolte giyinmem kesinlikle yasaktı.... Önce annemle tartışırdık neyi giyip giyemeyeceğim konusunda, sonra bazı kıyafetlerimi babam kesinlikle veto ederdi. Ben de  o yasaklanmış kıyafeti gizlice giymek için fırsat arardım ve giyerdim mutlaka. Babam yakaladığında da evde kıyamet kopardı tabii ki……
Şimdi o yıllarda çekilmiş fotoğraflarıma bakıyorum da, her fotoğraf ayrı bir konseptin temsilcisi adeta. O derece maymun iştahlıymışım yani...... Bugünkü bakışımla komik buluyorum o kıyafetleri ama fotoğraflardaki yüz ifadelerimde ise memnun bir özgüven görüyorum. Aaaaah ergenlik yıllarım, aaaah gençlik işte....
Ardından üniversite yılları, bu sefer de 80 öncesi üniversitelerdeki grupların baskıları, makyaj yasak, renkli giyinmek yasak. Herkes haki renkli parka, siyah kazak, kareli gömlek, blucin ve ayaklarda düz botlar giyiyor. Aman yarabbim, mümkün değil..... Bana hiç yakışmaz bunlar, beni şişman, kısa ve çirkin gösterir, herşeyden önemlisi bu benim zevkim değil. Tabii ki bu kıyafetleri hiç bir zaman asla ve kat'a  giymedim..... 
Şaşkına dönmüştüm, peki ben nasıl bir tarzda giyinecektim?
Yine memlekette babama yaptığım gibi çaktırmadan, fazla göze batmayan bir tarz yapmaya çalışıyordum kendime. Ne onlar gibi tek tip, ne de tamamen kendi istediğim gibi. Hep iki arada bir derede durumu. O zamanlar stressten ve sürekli ders çalışmaktan en az on kilo almıştım. Artık kıyafet seçerken zayıf göstermesine de dikkat etmek zorundaydım. 
 Üniversitenin ilerleyen yıllarında İstanbul'a Cerrahpaşa Tıp Fakültesine geçiş yaptım, burada kesinlikle daha özgür bir ortam vardı, kimse kimseye karışmıyordu artık. Daha renkli, süslü, havalı ve cıvıl cıvıl kıyafetler giyinmeye başlamıştım. O yıllarda outlet mağazaları ve AVM'ler olmadığı için öğrenci harçlığımla Fındıkzade pazarından markaları kesilmiş ama güzel ürünler bulup alabiliyordum. O zaman ki fotoğraflarıma bakınca "fazla rengarenk giyinmişim" diye komik bulup gülüyorum.
Mezun olup mecburi hizmet için bir orta anadolu şehrine gittiğim zaman, “aday memur” olmuştum artık. O yıllarda kadın memurların etek giyme zorunluluğu vardı, mesai saatlerinde pantolon giymek kesinlikle yasaktı. Mecburi hizmet fotoğraflarımda, küçük bir şehirde yaşamanın ağırbaşlı duruşuna memur ve doktor hanım olmanın verdiği sorumluluk eklenince 23 yaşındayken şu anda bile giyemeyeceğim kadar ciddi hatta daha çok orta yaşlarda bir hanım teyze gibi giyinmiş olduğumu görüyorum ve üzülüyorum. En güzel yıllarımda yaşlı teyzeler gibi giyinmiş olduğum için. Çok şükür memurlara pantolon giyme serbestliği 2002 yılında verildi. Uzun bir süre kıtlıktan çıkmış gibi sadece ve sadece pantolon giymiştim......
Anne, evli, memur ve ilerleyen yıllarda bürokrat kimliğimle uyumlu olacak kadar usturuplu; ancak beni mutlu hissettirecek, bana giyinme ve süslenme keyfi verecek kadar güzel bir giyim zevkimin oturması yıllarımı aldı. Yani zarif, kaliteli, modern, havalı ama sade, daha genç ve zayıf gösteren bir  tarz. Kıyafeti oluşturmayla iş bitiyor mu? Tabii ki hayır. Makyajı, takısı, ayakkabısı, çantası, saç modeli, rengi, parfümü derken bayağı bir emek ve masraf.
En önemlisini yazmayı geciktirdim galiba, ekonomik olması da lazım. Bu zor durumu başarmak pek kolay olmuyor benim için. Bir çok hemcinsim gibi sezon ortasında başlayan yüzde yetmiş indirimleri takip ediyor ve outlet mağazalarına gidiyorum.
Zayıf ve gençken paramız yok veya ailemizden aldığımız için sınırlı, satın alabilecek kadar parayı kazandığımız zaman ise gençlik geçiyor, kilolar artıyor...... 
Her ne olursa olsun insan kendi bedenini kabul etmeli, sevmeli, beğenmeli ve şükretmeli. Kendi zevkine uygun giyinmek için vakit ayırmalı, çünkü düşüncelerinizle uğurlanıyorsunuz ama kıyafetinizle karşılandıktan sonra düşüncelerinizi anlatma fırsatını buluyorsunuz. Nasrettin hocadan beri "ye kürküm ye" devam ediyor yani......
Bu nedenle  hayattaki duruşumuzu yansıtabilen, mesleğimize, zevkimize ve bütçemize uygun "bu benim tarzım" diyebileceğimiz bir tarz edinmek hem kendimize olan güvenimizi artırıyor hem de çevremizdekilerin bize olan saygısını.
....

25 Kasım 2014 Salı

Doktor Moktor Dinlemem, Atarım Seni Camdan Aşağı




Mecburi hizmetim bitip Ankara’ya tayin istediğimde henüz üç yıllık gencecik bir hekimdim. Çalışmayı hayal ettiğim, Kızılay’a yakın bir Veremle Savaş Dispanserine tayinim çıktığında çok sevinmiştim. Ancak mehil müddetim dolup işe başlamak için tayin olduğum dispansere gittiğimde o zaman ki büyük başhekim beni orada göreve başlatmayacağını ve uzak bir semtteki Veremle Savaş Dispanserine göndereceğini söylediğinde hayal kırıklığına uğramıştım. Henüz 25 yaşındaydım ve Ankara’yı hiç bilmiyordum. Bu dispanserin oldukça uzak ve sosyoekonomik açıdan oldukça zor şartlarda bir gecekondu semtinde olduğu, kiraladığım evime iki dolmuşla gidip gelebileceğim orada bulunan bir hekim arkadaş tarafından söylendi. Şaşkınlıktan ve korkudan ağlamaya başlamışım. Oldukça ileri bir yaşta olan başhekim, beni sakinleştirip ikna edeceğine “koskoca kadınsın, evinin karşısında sağlık ocağı açamayız, burası Ankara, küçük yerde meslek hayatına başlayınca kendinizi küçük yerin büyük adamı zannediyorsunuz” diye hem hakaret edip hem de aşağılayınca nereye geldiğimi anlayamamıştım. Bu muydu yani, bir meslek büyüğü böyle mi davranmalıydı. Belki de gördüğüm bu travmatik yaklaşım nedeniyle meslek hayatım boyunca, değil genç meslektaşlarıma, hiç kimseye bu şekilde cümle kurmamaya çok özen gösterdim.

Ankara’da bize destek olacak hiç kimsemiz yoktu, bir süre sonra mecburen durumu kabul edip doğruca söylenen Veremle Savaş Dispanserine giderek göreve başladım. Dispanserde çalışan iki hekim, altı hemşire, bir memur ve bir temizlik personeli arkadaşla iyi iletişim kurduk. Kayıtlı hastalar ve kurumun işleyişi hakkında bilgi verdiler ve uyum içinde yıllarca çalıştık, taaa ki başka bir travmatik davranışlı bir arkadaş gelene kadar (belki bir gün bu konu ile ilgili bir şeyler yazarım) .

Ulaşımın dışında bir sorunum yoktu aslında. Dispanserin çevresinde yemek yiyecek bir yer yoktu ama birlikte çalıştığım arkadaşlarımla evden getirdiğimiz çıkınlarımızdaki yemekleri paylaşarak iştahla öğle yemeğimizi hep birlikte yerdik.

Temizlik personeli Durmuş efendi sürekli çay demler ve fincan fincan çay taşırdı içmem için. Ben sabah bir fincan öğleden sonra bir fincandan fazla çay içemezdim. Ancak istemediğimi söylesem bile getirdiği çay dolu fincanı “içersiiiin, içersiiiiin, iç” diyerek masama emrivaki bir şekilde koyardı. Bende Durmuş efendinin korkusundan o kapıdan çıkınca çayı hemen lavaboya döker ve lavaboda çay izi kalmamasına da bilhassa dikkat ederdim.

Polikliniğe müracaat eden ve kayıtlı verem hastalarına elimden geldiğince faydalı olmaya çalışıyordum. Verem hastalığı, tedavisi olan ancak 6-9 ay boyunca her gün düzenli olarak ilaç içme disiplini isteyen bir hastalık olduğu için hastalarımıza ve ailelerine ayrıntılı eğitim verip ilaç içmelerini takip etmek zorundaydık. Bazen eğitimli hastaları bile düzenli ilaç içme konusunda ikna etmeye zorlanıyorduk. Tabii ki kişileri ikna etmek ve bir anda davranış değişikliği oluşturmak kolay olmuyor. Bu şekilde uyum sorunu olan hastaların tedavi süreleri bir yılı geçiyor. İlaçlarını içmeyen ve bu nedenle bulaştırıcılığı bir türlü geçmeyen bir hastam ilaçlarını alması konusunda ısrar ettiğim için tabancasını göstermiş ve “doktor, moktor dinlemem, atarım seni camdan aşağı” demişti.

Başka bir hastam ise kayıt işlemlerini yaparken “sigara/alkol kullanıyor musunuz” diye sorunca cebinden içki şişesini çıkarmış ve “ne yalan söyleyeyim, içe içe geldim” diye şişeden bir fırt daha çekmişti. Ben soğukkanlılığımı koruyarak bu şekilde hastalığının iyi olamayacağını ve iyileşmesi için eğer ilaçlarını doğru içerse ve sigara/alkol kullanmazsa gıda ve giysi yardımı vereceğimizi söylemiştim. Gıda ve giysi desteği, ihtiyacı olan hastalara tedaviye uyum açısından teşvik edici oluyordu. Çünkü özellikle hastalığın iyileşme sürecinde, tıbbi hizmetin yanı sıra gıda ve giysi desteğinin de çok önemli olması nedeniyle sivil toplum kuruluşları ve hayır sahipleri ile ihtiyacı olan verem hastalarını buluşturuyorduk.

 Kolay değil şüphesiz her gün bir avuç dolusu tablet yutmak. Laf aramızda ben de hasta olsam 6-9 ay süresince her gün ilaç içmeye kesinlikle zorlanırım sanırım.

Teknoloji bu kadar gelişti, ilaçların daha kolay yutulabilmesi için tedavi rejimlerinde kullanılan ilaçların en kısa zamanda minicik bir kapsül veya minicik bir draje haline getirilmesi lazım. O zaman hastalar daha rahat ve düzenli ilaçlarını yutarak kısa sürede tedavi olur ve onların iyiliği için uğraşan hekimlerine “doktor, moktor dinlemem, atarım seni camdan aşağı” demezler inşallah.

Canım Kardeşlerim, İzmit ve Birkaç Çocukluk Anımız


 




Canım kardeşlerimle İzmit'te geçen çocukluğumuz çok eğlenceliydi. Ben dört kardeşin en büyüğüyüm. Üç yaşımdan beri bana "sen ablasın" dendi ve hep abla gibi davranmam beklendi. Sanırım bana verilen bu rolü, sadece kardeşlerime değil çevremdeki herkese bir kaç istisnanın dışında gayet olgunlukla hatta memnuniyetle yerine getirdim.

Çocukluğumuzda İzmit bu kadar kalabalık değildi, körfez kenarında sakin bir şehirdi. Çarşı esnafı hemen  hemen herkesi tanır, mahalleler de ise  herkes birbirinin hikayesini bilirdi.

Şehrin en önemli aktivitesi kurtuluş günü olan 28 haziran ile başlayan ve bir ay süren fuardı. Fuar zamanı hemen her akşam aileler çoluk çocuk hep beraber fuardaki standları gezerlerdi. Firmalar standlarında şeker, balon, şapka, broşür gibi promosyon vermeye başlamışlardı o yıllarda. Dondurma, çekirdek veya haşlanmış mısır mutlaka alınırdı. Çocuklar lunaparka  girmek ve oyuncaklara binmek için tutturunca büyüklerde çocuklarıyla beraber oyuncaklara binerek eğlenirlerdi. Gecenin finali çay bahçesinde yapılır, bir yandan çay içerken bir yandan da açıkhava gazinolarından gelen müzik  dinlenirdi. Fuardaki gazinolara İstanbul’dan ünlü sanatçılar gelirdi, her fuar zamanı en az bir kez annem ve teyzemlerle kadınlar matinesine giderdik.

O yıllarda şehrin ortasından demiryolu geçerdi, demiryolunun korkulukları sadece en merkezi yerlerde vardı, biraz yan mahallelerde korkuluk olmadığı için senede birkaç kez ölümlü kaza olurdu.

Buna rağmen ben ve benim  bir küçüğüm olan erkek kardeşimle okula gidip gelirken demiryolunun korkuluksuz olan mesafesinde ahşap traverslerden zıplayarak yürürdük veya koşarak yarışırdık. İkimiz de sevimli, heyecanlı ve hareketliydik. Muzurluk ve eğlence peşindeydik hep. Okul yolu uzundu ne yapalım! Şimdi ki gibi okul servisleri yoktu, mecburen yürüyerek gidip geldiğimiz okul yolunu sıkıcı olmaktan çıkaracak aktiviteler icat ederdik. Özellikle okul dönüşünü eğlenceli hale getirmeden hiç olur mu? Yol boyu her gün başka bir apartmanın zillerine basıp kaçardık. Teyzelerin yukarıdan "kim o, kim o" diye bağırması bize komik gelirdi.  Hiç yakalanmadık ama……

Bir defa da çok yaramaz bir arkadaşımızın aklına uyup teyzemin oturduğu apartmanın sigortalarını gevşettiğimizi hatırlıyorum, herkesin elektriklerin kesildiğini zannetmesi çok komik gelmişti bize, eve gidip neşe içinde anneme anlattığımızda sıkı bir ceza! yemiştik.

 İzmit'in pişmaniyesi kadar çene suyu da meşhurdur ve çok güzel tadı vardır. O yıllarda şehir içinde belediyenin yaptırdığı oldukça gösterişli çene suyu çeşmeleri vardı. Babam bana kırmızı, kardeşime mavi bidon almıştı ve biz evimize bir mahalle mesafedeki çeşmeden su taşırdık bidonlarımızla, ödül olarak babam bize dondurma parası verirdi. Su taşıma işi bizim için angarya değil  eğlenceydi, mahalleden başka arkadaşlarımızla beraber sanırım haftada iki gün çene suyuna giderdik. Kardeşim bebekken raşitizm geçirdiği için kafası biraz büyüktü, onunla "kocakafa" diye alay eden çocukları kovalar, ısrar edenleri pataklardım.
Evimizin olduğu sokakta kocaman boş ve bataklık arsalar vardı ve kurbağa doluydu. Kurbağaları yakalamaya çalışırdık, annem kurbağaya ellerseniz ellerinizde siğiller çıkar diye bizi korkuturdu. Kardeşim tehlikeli muzurlukları da ihmal etmezdi, bir kaç defa elektrik prizlerini çivi ile kurcalarken elektrik çarpmıştı, tabii ki onu kurtarayım derken beni de.

 Kızkardeşim üç numaramızdır, çocukken çok zayıftı. Annemin zoruyla çok az yemek yerdi. Kızkardeşim kimse görmeden yemeğinin çoğunu benim tabağıma koyardı. Bende annem ona kızmasın diye hepsini yerdim. O yüzden her zaman bir balık etli durumunda oldum. Annem oyun oynarken incitmeyelim diye onu bizden korurdu. Yaramazlığımızdan biz babam ve annemden sık sık ceza alır hatta  arada tepik bile yerdik. Ama kız kardeşim her zaman evimizin prensesi, ne babamdan ne de annemden ceza almadan büyüdü.

 En küçüğümüz dalgalı saçlı ve tombiş yanaklı çok güzel bir bebekti. Anneciğim 26 yaşında dört çocuk annesi olunca ev işleri yaparken kardeşimin salıncağını sallamak için ilkokul ikinci sınıf öğrencisi olan benden yardım isterdi. Bir gün kardeşimi sallarken bir yandan da hikaye kitabı okuyordum ve bir baktım kardeşim kafa üstü yere çakıldı ve ağlamaktan katıldı. Ben ne yapacağımı şaşırdım, kardeşime bir şey olacak korkusuyla çığlık çığlığa ağlıyordum. Annem de çok korkmuştu, hemen doktora gitmişlerdi. Neyse ki korktuğumuz olmadı kardeşim gayet sağlıklıydı.

                                                    *     *     *     *     *     *
Şimdi hepimiz kocaman insanlar olduk, çoluk çocuğa karıştık çok şükür. Farklı şehirlerde yaşasak ta sık sık bir araya geliriz ve birbirimizi çok severiz maşallah. Her birimiz fiziksel ve huy olarak farklıyız. Aynı anne ve babanın evlatları, aynı ortam ve koşullarda yetişseler bile farklı özelliklere sahip olabiliyorlar. Fakat bir insan yedisinde neyse yetmişinde de aynıdır derler ya, çok doğru. 

Ben ablalık rolüm gereği ,her zaman her yerde sorumluluk sahibiyimdir. Kardeşlerimin ihtiyacı olduğunda hemen yanlarındayımdır, elimden geleni yaparım. Bu rolümün dışında ise aynen çocukluğumdaki gibi çılgın, hareketli ve neşeliyimdir. Annem bazen beni yaşının insanı değilsin diyerek eleştirir sağ olsun.

Benim küçüğüm erkek kardeşim yine çok şakacıdır, hoş sohbettir, kalenderdir, alçak gönüllüdür, herkesin yardımına koşar ama kendisine özen göstermediği için çok kilo aldı son yıllarda, yine de yakışıklıdır benim canım kardeşim.

Kız kardeşim kibar, zarif, her zaman düşünerek davranan, kimseleri kırmayan haza hanımefendidir. Derin düşüncelidir, iç dünyasında neler yaşadığını bazen algılayamam ve ona ulaşamadığımı düşünerek çok üzülürüm. Ailemizde herkesin kalbine dokunacak ince davranışları vardır. Yeğenlerinin kıymetli teyzesi ve halasıdır o.

En küçük erkek kardeşim ise yine çok yakışıklı ve iyi huyludur. Biraz mesafelidir, moda tabirle "cool". Bebekken kafa üstü düşürdüğüm için vicdan azabı duymayayım diye Rabbim onu hepimizden daha zeki yaptı şükürler olsun. Biz üç büyük kardeş annemin ve babamın disiplini ve baskılarıyla lisede ders çalışarak üniversite sınavına hazırlanmış ve kazanmıştık. Ama en küçük kardeşimize ne annem ne de babam bir gün bile ders çalış demedi. O her zaman kendi ders sorumluluğunu bildi ve başarılı oldu. Yetişkin bir birey olduğunda da her konuda çok fazla sorumluluk sahibi davranmayı kendisine yaşam mottosu yaptı. Fakat  önemsiz bir sorun için bile kendini üzüp tansiyonunu yükselttiği zaman çok kızıyorum ona. Biraz rahat ol, boş veeeeeeer canım benim.

 
                                      *     *     *     *     *     *
Rahmetli babacığım ve sevgili anneciğime bizlere verdiği sevgi, emek, değerler, disiplin ve diğer iyi özellikler için binlerce teşekkürler. Çocuk yetiştirirken biraz disiplinin gerekli olduğunu onlardan öğrendim. 

Rahmetli babacığım yasakları koyarken nedenlerini açıklardı her zaman. Günümüzde çocuklarımıza aynı disiplini uygulamak mümkün değil şüphesiz. Ne bizler aldığımız eğitimler ve dünya görüşümüz nedeniyle baskıya varan disiplinden yanayız, ne de şimdiki çocuklar ve gençler kurallara tahammüllü. Ancak sevgi, güleryüz, anlayış ve konuşarak bilgi deneyim paylaşımıyla çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Allah herkesin evladını korusun.

 


 



 


 

Anneannemin Evi



 
 
 
Anneannem evinin direği, elinden her iş gelen, dünyalar güzeli abhaz (abaza/apsuva) bir hanımefendiydi. Nüfus kağıdında abhazca ismi "Aldızye" yazıyordu, ama Türkçe'de Yıldız hanıma dönüşmüştü. Aldızye'nin anlamını çok araştırmama rağmen bulamadım maalesef. Hatırlayabildiğim en erken çocukluk anılarımda, Türkçe'yi çat pat konuştuğu ve annemle sürekli abhazca konuştukları için babamın "lütfen çocukların yanında Türkçe konuş anne" diye anneanneme hatırlatma yaptığı var.
 
Sonraki yıllarda o biraz Türkçe'sini ilerletti, bende biraz abhazca öğrendim. Yarı Türkçe yarı Abhazca bir çok konuda saatlerce sohbet ederdik. Konuları öyle güzel teatral bir şekilde anlatırdı ki herşey gözümde canlanırdı ve ben anneannemin anılarını dinlemeyi çok severdim. Kendi genç kızlık anıları, ailesi, eskiden ne kadar zengin oldukları, kendi ailesindeki ve yine bir abhaz beyefendisi olan dedemin ailesindeki enteresan evlilikler, abhaz kültürünü ve bu kültürde mevcut olan asalet sınıflamalarını o kadar güzel anlatırdı ki bugün bile en küçük detaylarıyla hatırlıyorum.
 
Anneanneciğim abhaz/abaza kültüründe yadırganmayan bir davranış olarak dedemle kaçarak evlenmişti ve bugüne kadar tanıdığım hiç kimselerde görmediğim kadar beyefendi, uyumlu, sakin ve melek gibi bir insan olan dedeciğimle mutlu mesut yaşadılar senelerce. Dedeciğim çok ince düşünceli adeta evliya gibi bir insandı, hiç kimsecikleri kırdığını, sesini yükselttiğini görmedim, duymadım. Annemi ve biz torunlarını çok severdi, en güzel yemekleri bizler için hazırlatırdı. Evlerinden misafir eksik olmazdı, kocaman sofralar kurulurdu. Sevgi dolu kalbi ve yemek yedirme bonkörlüğü sadece insanlarla sınırlı değildi,  hatırladığım naif bir davranış olarak ağaçların üst dallarındaki meyvaları asla toplamazdı, en güzel meyveleri "kuşların hakkı" diye bırakırdı hep.






 
O yıllara göre asla kazak erkek davranışları yoktu, hep anneannemi destekleyen ve hayatı her şeyiyle paylaşan bir insandı. Böyle iyi bir eşi olduğu için mi anneanneciğim dominant olmuş yoksa anneannem dominant olduğu için mi dedeciğim bu kadar uyumlu olmuş bunu bilemiyorum. Ama çok iyi anlaşırlardı. 
 
                                                    *     *     *     *     *
Okullar tatil olupta yaz tatili başladığında annem ve kardeşlerimle yaşadığımız şehire 60 km mesafedeki anneannemin köyüne giderdik ve bütün yaz tatili boyunca aylarca kalırdık. Anneannemin evini ve köy hayatını bugün özlemle anıyorum, çok güzel günlerdi o günler. Mis gibi köy havası, yemyeşil ağaçlarla kaplı bahçeler, her çeşit sebze ve meyva ve çeşit çeşit çiçekler. İçinden Sakarya nehrinin şırıl şırıl bir deresi geçen filmlerdeki İsviçre’nin köylerinden bile daha güzel bir köy. Anneannemin evine gitmek bizim için tatil, eğlence ve özgürlük demekti. Anneannemin evi önceleri iki katlı ahşap bir evdi, daha sonra o ev depremde yıkılınca yanına yine iki katlı betonarme bir köy evi yapılmıştı. Ahşap ev merdiven çıkarken gıcırdardı ve üst kattaki küçük balkona çıkmamız annem tarafından tehlikeli bulunduğu için yasaktı. O yıllarda köye henüz elektrik gelmemişti, akşam olmadan annem  veya anneannem gaz lambasının fanusunun isini gazeteyle siler ve parlatırdı. Gece dedeciğim bizi oyalamak için gölge oyunu yapar ve masallar anlatırdı, bildiği masallar bitip biz hala uyumamışsak  yeni masallar uydururdu. 
 
Sonraki yıllarda "lüküs lambası" köyde gecelerimizi aydınlatmıştı. Daha gūçlü ve beyaz bir ışığı vardı, piknik tüpün üzerindeki fanus gibi bir alete küçük beyaz kese takılırdı ve bu beyaz kese yanınca kırılırdı sanırım bu yüzden sık sık değiştirilirdi. Nihayet köye elektrik getirme çalışmaları başladı bir yaz tatilimizde. Önce keresteden direkler dikildi belirli aralıklarla, sonra teller çekildi ve ardından evler elektrikle aydınlanmaya başladı. Bu müthiş bir şeydi, anneannemin evine elektrik gelmişti artık.

                                                     *     *     *     *     *
Çocukluk anılarımdan hatırladığım en eğlenceli şey tulumba. Anneannemin evinin önünde, kocaman dut ağacının altında duran kırmızı tulumba. Suyu önceleri bu tulumbadan çekerek kovalarla eve taşırdık, en zoru mutfakta bulaşık yıkamaktı. Köye elektriğin gelmesinden önce veya sonra tam hatırlayamadım, su boruları döşendi ve evin içinde musluklardan su akmaya başladı. Artık bulaşık yıkamak çok kolaylaşmıştı, bol bol suyla bardakları gıcırdata gıcırdata yıkayabiliyorduk artık. Şimdiki teknoloji ile o günleri kıyaslamak mümkün değil. Bugün değil genç insanların, benim bile anlamakta güçlük çektiğim teknoloji olmadan ev işleri nasıl yorucuydu kimbilir. Ne çamaşır makinesi, ne bulaşık makinesi, ne de elektrik süpürgesi vardı ama anneanneciğimin evi nasıl tertemiz ve düzenliydi anlatamam. Tertemiz mutfağı, kolalı dantelli örtüleri, bembeyaz mis kokulu çarşafları, elle kaplanmış rengarenk saten yüzlü yün yorganları ve yastıkları vardı. 

Anneanneciğim ve dedeciğim fasulye, günebakan, domates, biber, mısır daha bir çok şeyi ekerlerdi bereketli Sakarya topraklarındaki tarlalarına. Bahçemizde her çeşit meyva ağacı vardı, dut, erik çeşitleri (ekşi, tatlı yeşil, kırmızı, mürdüm), nar, elma, ayva, vişne, beyaz incir, siyah incir, muşmula, fındık, ceviz, şeftali, kayısı ağaçlarını hatırlıyorum. Her bir meyvayı dalından koparıp yemek harika bir duyguydu. O yıllarda dondurma az bulunduğu için nar çiçeğini külah yapıp içine dut koyarak dondurmaya benzetirdim. Fındık toplarken içindeki çatal kuyruklu böcek kulağımıza kaçacak diye korkardık. İncir ağacına kolaylıkla tırmanırdım ve ağacın üst dallarında düz ve kalın bir dalda hem incir yerdim hem de uzanıp kitap okur ve hayaller kurardım saatlerce. Her meyva ağacının ayrı bir zamanı, ayrı bir anısı ve ayrı bir tadı vardı. Bir tek kiraz ağacı yoktu, neden acaba, hatırlamıyorum. 

Anneanneciğimin her zaman en az 5- 6 ineği, 2-3 mandası ve bir sürü tavukları olurdu. Tazecik süt içerdik sıcacık her sabah, yayıkta tereyağı çırpardık, yoğurdu mayalayıp kenara battaniyeye sarıp koyardı ve ben yoğurt yeterince tutmadan tadına bakmak için örtüsünü açınca yoğurt sulu olurdu ve tabii ki bana çok kızar, abhazca söylenirdi.

Tavuklar gıdaklamaya başlayınca yumurtaları almak için teyakkuzda beklerdik. Yazın anneanneciğim ipek böceği yetiştirirdi, her akşam dut dallarını bükerek ipek böceği divanlarına yerleştirirdik. Evin önündeki dut ağacı haziran sonunda duttan neredeyse yıkılacak gibi olurdu, her taraf arı dolardı ve arı sokmasından ellerimiz ayaklarız şişerdi.
 
                                                    *     *     *     *     *

Anneannem müthiş lezzetli abhaz yemekleri yapardı. Mısır unuyla yapılan sıcak abhaz/abaza pastası/ekmeği (abısta), peynirlisi açamuka, abhaz/abaza kuru fasulyesi (agut), abhaz/abaza mantısı (haluja), abhaz/abaza tavuğu (aktu sızbal), ekşi erik sosu (erik sızbalı), cevizli lahana (ahulçapa), biber ezmesi (pırpılcıka/ acıka) çerkez peyniri, dikenbaşı gibi abhaz/abaza mutfağının en muhteşemini bizlere yedirirdi. Bayramlarda çok güzel cevizli toz şekerli hamur kızartması ve sütlaç yapardı.
 

Bahçedeki ocakta, günümüzde tam tahıllı buğday ekmeği denilen ekmeği yapardı ve soğuk sūt kaymağıyla yemek muhteşem olurdu. Abhazlar 1864 yılında Rus işgali ile Abhazya’dan Osmanlı topraklarına Karadeniz üzerinden gemilerle göç ederken çok büyük kayıplar vermişler.  Anneanneciğim de birçok abhaz/abaza gibi atalarıyla beslendiklerini düşündüğü için asla hamsi balığı yemezdi. 

O yıllarda dini bayramlar kış aylarındaydı. Mutfakta kuzinenin etrafında oturur, hem ısınır, hem yemek pişirilirdi. Kapalı bölmesinde kırmızı kabak kabuklu olarak dilimlenir ve pişirilir ve kaşıkla yenirdi. Kuzinenin üzerinde kestane pişirirdik, nasıl lezzetli olurdu. Şimdi her şey mazide kaldı......
 
                                                           *     *     *     *     *
Dağlar gibi mısır, fındık, ceviz gibi hasatın dış kabuklarından ayrılması işlemi, akşam saatinden başlayıp imece usulü ile yani komşuların birbirine yardım etmesi ile yapılırdı. Burada amaç özellikle gençlerin eğlenerek çalıştırılmasıydı sanırım.
Gençler bu tür aktivitelerde, düğünlerde bir araya gelerek tanışıp eğlenme fırsatı buluyorlardı. 
 

Özellikle Sakarya, Düzce ve köylerinde yaşayan abhazlarda değil yakın akraba, bir kaç kuşak ötesi akraba evliliğine, hatta eğer kardeş gibi büyümüşlerse komşuların çocuklarının evliliğine hoş gözle bakılmaz. Bu çok beğendiğim bir abhaz adetidir, bu adeti abartmak için "köprüden geçerken sırtı değmişse" veya "aynı güneşte çamaşır kurutmuşsa" teşbihi yapılır.

Anneanneciğim abhaz/abaza adetleri ağır olduğu ve gelinler çok yorulduğu için kız torunlarının abhaz/abaza ve çerkez birisiyle evlenmesini hiç istemezdi. Çok yaramazlık yaptığım zaman annem ceza olarak ısırgan otuyla ayaklarıma dokunurdu, saatlerce mızıldayıp dururdum ve bir iki gün uslu çocuk olurdum. Bu cezayı hak edecek annemi çıldırtacak tehlikeli yaramazlıklarımdan bir kaç tanesi; dedemin farelere karşı kilere koyduğu DDT ilacını pudra şekeri zannedip yemek, ismini bilmediğim zehirli bordo renkli meyveleri böğürtlen zannederek yemek, anneannemin dolapların üzerinde sakladığı lokum ve şekerleri masanın üzerine sandalye koyup üzerine çıkarak almaya çalışmak gibi “boğaz yoluna gitti” örneği olacak yaramazlıklar.
 
                                                    *     *     *     *     *

Annem beni her zaman anneanneme benzetir. Dominantlığımı, düzenli oluşumu, hızlı iş yapmamı, çevreyle iletişim kurmamı, olayları teatral anlatım tarzımı, yemek yapma sevgimi ama her şeyden çok ütü yapmayı sevmeyişimi. 
 
Bir çok çalışan kadın gibi bende ev işlerini, yoğun iş saatlerinden arta kalan zamanlarımda bazen severek bazen zorunlu olarak yapıyorum. Bugünün ileri teknolojileri sayesinde hayatımızı kolaylaştıran ve ev işlerinde kullanılan bir çok alet ve makinelerimizin olması nedeniyle artık bir çok ev işini yapmak çok kolaylaştı ve zevkli hale geldi ancak ütü konusunda henüz yeterince hayatımızı kolaylaştırıcı bir ilerleme yok, bu nedenle ütü ile pek aram iyi değildir. Ütü yapmayı sevmiyor olmam genetikmiş, anneanneme benziyorum zaten.  Anneanneciğim rahmet istedi bugün, mekanı cennet olsun inşallah.