14 Haziran 2017 Çarşamba

Madem ki Biliyorsun, Neden Öğretmiyorsun??????

.





Uzun süredir rahmetli babamla ilgili yazmadığımı fark ettim. Oysa kulağıma küpe sözleri,  genetik olarak bana geçmiş davranışlarıyla her zaman varlığını yanımda hissediyorum…..

Daha önce birçok yazımda bahsettiğim gibi kardeşlerimin ve benim eğitimimiz konusunda çocukluğumuzdan itibaren hedefler koyup ufkumuzu açmış, üniversite mezunu ve meslek sahibi olmamız için çok emek vermişti…..

Sadece bizi değil gördüğü her çocuğu ve genci üniversite okumaya teşvik, ailelerini ise ikna ettiğine çok şahitliğim var….

Öğretme duygusu, bu kadar güçlü olan çok az insan gördüm, çünkü o insanların özellikle kız çocuklarının ve kadınların eğitim gördükleri zaman kimseye müdana etmeden kendi ayakları üzerinde durabileceklerine inanıyordu. İnsanların bir meslek sahibi olduklarında, öğrenmeyi başardıklarında ve üretebildikleri zaman kendilerini değerli hissederek mutlu olacağını biliyordu. 85 yaşına kadar hep okudu, öğrenmeye, öğretmeye devam etti ve bizim mesleğimizle ilgili okuyup okumadığımızı kontrol etmeyi de hiiiiç ihmal etmedi…..








Rahmetli babacığım, öğretmenliği içselleştirerek sevmesine rağmen, 36 yıl mesai yaptığı öğretmenlik mesleğinde çok yorulduğu için olsa gerek biz çocuklarının öğretmenliği meslek olarak seçmemizi istemedi…..

Ancak ya babama hayranlığımdan ya da genetiğimden olması nedeniyle eğitimci yanım o kadar ağır bastı ki tıp okuduktan sonra sağlık eğitimi yüksek lisansı ve halk sağlığı doktorası yaptım. Çalıştığım kurumun bir çok hizmet içi eğitiminde her zaman gönüllü eğitimci olarak derslere girdim ve pratik eğitimlerde görev aldım….

Arkadaşlarım benimle "sen iflah olmazsın, emekli olduğunda bile  powerpoint sunum hazırlayıp yemek tarifleri, pratik ev işi ve sağlık bilgileri verirsin, blog yazılarını zorla okutursun" diye dalga geçiyorlar.....

Bir Sümer atasözü olan “Mademki biliyorsun, neden öğretmiyorsun. Boşa vakit geçirdin, neye yaradı” cümlesini adeta babam söylemiş gibi hissediyor ve yaşıyorum…..
   Mekanın Cennet olsun babacığım……

8 Haziran 2017 Perşembe

Hâlâ Anlayamadınız Değil Mi??????

.
 
 
 
 
Önemli Olan Haklı ya da Haksız Olmak Değil, Kavganın Kazananı Yoktur,
Ya Kaybedersiniz ya da Daha Çok Kaybedersiniz.

Önemli Olan Kalp Kırmamak,
Önemli Olan Yargılamadan Karşılıksız Sevebilmek ve İyilik Yapabilmek,
Haklı Bile Olunsa, Özür Dileyecek Kadar Asil Olmak, Bilge Olmaktır.

Egonuzu Kontrol Edemediğiniz Sürece, O Sizi Kontrol Etmeye Devam Edecektir.
Böyle Olduğu Sürece Tüm Dünya Sizin Bile Olsa,
Asla Mutlu Olamazsınız.
 
Albert Einstein



Rosana- El Talisman

 

31 Mayıs 2017 Çarşamba

İncir Çiçeği????








Hava ısınma konusunda biraz nazlı olsa da, baharın tüm güzelliklerini yaşıyoruz gün be gün. Rengarenk, çeşit çeşit çiçekler, yapraklarla bezenen ağaçlar, çiçeklerin meyveye dönüşmesi....

Önce mart sonunda sakura ağaçları çiçek açtı, beyazdan erguvan rengine değişen renge boyadılar gökyüzünü, eş zamanlı olarak forsitya çalıları sapsarı çiçeklerle süslendiler. Her birini dikkatle seyretmek ve incitmeden tazeliklerini koklamak inanılmaz mutluluk vericiydi….

Aşırı yağan yağmur ve rüzgar o canım çiçek şölenini toprağa savurdu her nisan ayında olduğu gibi. 






Ardından en sevdiğim çiçek olan leylaklar ve karanfiller açtı, meyve ağaçları çiçeklendi veeee bütün ağaçlar yemyeşil yapraklandılar. Şimdi ise rengarenk güllerin, hanımelilerin ve ıhlamur ağaçlarının mis kokusu sardı her yanı….

Her bahar olduğu gibi bu bahar da “kimbilir kaç bahar daha göreceğim” hüznü kaplamıştı içimi. Amaaaa sürpriz şekilde harika bir deja­-vu ile aynı mevsim içinde ikinci kez yaşadım baharı……
 
İkinci bahar hep mecazi olarak kullanılır, gerçek anlamıyla ikinci bahar bu olsa gerek….






Çünkü 19 mayıs haftasında ailece Norveç’e tatile gittik, dağ, bayır, fyord, kasaba, şehir bir çok destinasyon dolaşınca baharın her aşamasını tekrar büyük bir mutlulukla yaşadım. Bahar şölenini bir yıl içinde ikinci kez görebildiğim için Allah’a şükrettim….





Güzellikleri yaşarken bol bol fotoğraf çekmeye çalıştım, ancak hissettiklerimi fotoğraf karesine yansıtmayı başarmam imkansız....



  



Bu bahar ilk defa duyduğum, daha önce duymadığım için şaşırdığım, araştırıp öğrendiğim bir şey var.  Öğrenmenin yaşı yok.......

Tüm ağaçlar evvela çiçek açar, sonra meyvesini verir diye bilirdim bu zamana kadar. İncir ağacının çiçek açmadan meyve veren bir ağaç olduğunu ben yeni öğrendim…..







İncir ağacı; elma, armut, şeftali, kayısı, erik hatta zeytin, ceviz, fındık vs. gibi çiçek açmazmış meğer…..

Daha doğrusu, incir teknik olarak meyve değil, tersyüz edilmiş çiçekmiş ve kabuğunun içine açan çiçekleri yermişiz meyve diye....


28 Nisan 2017 Cuma

Dırdırcılar

.

 
 
 
 
Bazı insanlar vardır akılları hep olumsuzluğu geliştirmeye ve büyütmeye çalışır. Çok eminim ki bundan sonsuz keyif alırlar. Müzmin muhalif olmak hayat mottolarıdır. Herhangi bir konuda sohbet ederken konunun ne zaman bu kadar umutsuz ve karamsar bir hale geldiğini anlamazsınız bile…..

İş yerinde yeni bir proje çalışırken, planlama için toplantı yaparken bir anda en olumsuz senaryoların kaosuna çekerler herkesi…..

Rutin yapılması gereken işlerin bile programını sabote etmek için ne kadar çok konuşur böyle ağızlar. Zerre-i miskal pozitif olmayı, heyecan katmayı, enerji harcamayı günah sayarlar, “sakin bir şekilde” yapılabilecek bir iş için bile sürekli yokuş yaparlar, kısa sürede yapılabilecek bir işi yapmamak için öyle enerji harcarlar, çenelerini yorarlar ki. Oysa sabotaj için harcanan bu enerjiyle planlanan iş zaten yapılabilir. Yetmez, mevcut mevzuatta olmayan, hayali ve abartılı satır araları uydurarak sizin beyninizi şişirmeye, yüksek vakumlu, siklon teknolojileriyle enerjinizi emmeye çalışırlar……


“Olasılıklar üzerinden olumsuzluğu konuşmayalım, yaşadıklarımız üzerinden konuşalım lütfen” diye uyarınca da ne çok yaşanmışlıkları vardır şaşırır kalırsınız….
 
 
 
 
 

 
 
İnanamazsınız bu kafayla bu kadar tecrübe yaşamış olabileceklerine ama uzatmak istemezsiniz artık, bıkkınlıkla “tamam siz çıkabilirsiniz” dediğinizde ise “bizi dışlıyorsunuz” kıyameti bekliyordur sizi…..
 
 
Bu model insanları, 16. yüzyılda Montaigne ''Denemeler'' adlı kitabının  “Dırdırcılar” bölümünde (Sabahattin Eyüboğlu çevirisi); Mızmız, dırdırcı insanları hiç sevmem, bu adamlar yaşamanın sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar. Sinekler gibi, cilalı pırıl pırıl yerlerde tutunamaz, pürtüklü, pürüzlü yerlere abanır, oralarda rahat ederler (kitap 3, bölüm 5)** diye tanımlamış. Montaigne kitap 1, bölüm 25’de ise “Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi gerekir” demiş……
 
 
Ama nafile insanın doğası bu demek ki,  ne gelişen bilim, ne ilerleyen teknoloji, huylu huyundan vaz geçmiyor. “Dırdırcılar” dır dır etmeye 21. yüzyılda da tam gaz devam ediyorlar….

 
 
 


**Je hay un esprit hargneux et triste, qui glisse par dessus les plaisirs de sa vie, et s'empoigne et paist aux malheurs. Comme les mouches, qui ne peuvent tenir contre un corps bien poly, et bien lisse, et s'attachent et reposent aux lieux scabreux et raboteux: Et comme les vantouses, qui ne hument et appetent que le mauvais sang.

19 Nisan 2017 Çarşamba

Kendimi Dinliyorum, Gözlerim Bazen Kaygılı Bazen Hülyalı…..







Çocukluğumdan beri, günün herhangi bir vaktinde kısa bir süre bile olsa bulunduğum durumdan uzaklaşmak, durumu değerlendirebilmek ya da hayaller kurabilmek için kendimle baş başa kalma alışkanlığım var benim…..


Bir terapi yöntemi gibi çocukken keşfettiğim bu kendimi dinleme, değerlendirme  alışkanlığıyla; bir bakıma kendimi tanıma fırsatı bulmuşum aslında ….


Ne zaman canım sıkılsa, huzursuz olsam, kendimi değersiz hissetsem hemen sessiz sakin bir köşe bulurdum kendime. Bulunduğum durumu, kelimeleri, sesleri, görüntüleri, olayları, kısaca biriktirdiklerimi bir kuyumcu hassasiyetiyle yeniden gözden geçiren kendi iç sesimi dinlerdim…..  


Bir defasında örtüsü uzun bir masanın altında hayaller kurarken uyuya kalmışım ve annem babam kaybolduğum korkusuyla saatlerce beni aramışlar…..




 



Her yaşımın ayrı yoğunlukları, öncelikleri, fırsatları oldu hiç şüphesiz. Önce okul, dersler, ödevler, kalabalık aile ortamı, evde yapmam gereken işler, yemeğe gelen misafirler, yetişkin olduğumdan beri iş ve ev sorumluluklarım nedeniyle  küçücük bir vakit bulabilmek bile lüks olurdu bazen…..

Lisede meyve suyu, gofret veya kraker eşliğinde yapardım bu seansları. Üniversitede  tüm gün süren ve beyin yakan derslerden sonra  kaldığım 4 ile 16 kişilik yurt odalarının üst ranzasında, çalışma odasında, Haydarpaşa vapurunda,  İstanbul İzmit arası gidip geldiğim trenlerde. Mecburi hizmet yıllarımda çalıştığım dispanserin bahçesinde, şehirlerarası otobüs yolculuklarında, yaş aldıkça dolaplarımın çekmecelerini düzenlerken, saksıda yetiştirdiğim çiçekleri severken, müzeleri ve sergileri gezerken vs. ille de bir fırsat buldum kendimle baş başa kalabilmek için.......  

Son yıllardaki tercihim ise öğle tatilimi geçirdiğim işyerime çok yakın muhteşem, şahane, harikulade güzel bir bahçe.......

Yazı yazma isteği geliyor böyle zamanlarda, eskiden kağıt kalem bulundurmak gerekiyordu. Şimdi çok kolay, akıllı telefonumun not aplikasyonunu açıyorum, duygularımı, kanaatimi ve aldığım kararları kısa cümlelerle veya anahtar kelimelerle not alıyorum hemencecik ……


Ve kendimi dinliyorum, gözlerim bazen kaygılı bazen hülyalı…….

                                                                         


10 Nisan 2017 Pazartesi

Dilimin Ucundaki Kelimeler

 




Bazen işle ilgili konularda ya da blog için yazı yazarken kelimelere takılıp kalırım.
Çünkü sinonim kelimelerden hangisini seçersem aktarmak istediğimi daha etkili bir şekilde anlatabilirim diye dakikalarca düşünürüm, hatta o an aklıma gelmeyen “dilimin ucundaki” kelimeyi bulabilmek için kıvranıp dururum…..

Bu defa işle ilgili bir konuda takıldım…..
Diyelim ki bir sonuçla karşı karşıyasınız ve ilgili kişilere olaylar zincirini bilgi notu ile tek tek anlatmanız isteniyor.
Sizce "başlangıçtan sonuca kadar geçen süre" hangi kelime ile tanımlanırsa daha uygun olur?
 
……..’nın seyri, mazisi, kronolojisi, geçmişi, öyküsü, hikayesi, epikrizi, safahatı, aşamaları, evreleri, gelişmesi, gidişatı, açıklaması…..

 

3 Nisan 2017 Pazartesi

Çintemani

 




Geçen hafta, biraz geç yaşında doğum yapan bir arkadaşımı ziyaret etmek için koşa koşa doğumevine gittiğimde refakatçisi bana hoşgeldin demeden “aaaa Çintemani” dedi…..

Ne dedi şimdi böyle, iyi bir şey mi acaba???? diye içimden geçirdim ama o telaşe içinde hemen soramadım “çintemani ne ki diye”……
 
 
 
 

 
 
 
Bebeği görme, sevme, anneye geçmiş olsun, nasılsın, ağrın var mı, sütün geldi mi diye klasik lohusa ziyareti sözcüklerini söyledikten sonra daha fazla sabredemedim ve refakatçiye döndüm “pardon, çintemani nedir acaba” diye sordum…..
 
“Aaaaa bilmiyor musunuz, fularınızdaki motifler çintemani, Osmanlı motifi, çok güçlü anlamı var” dediğinde pek mahçup oldum, boynuma taktığım fuların desenine, motifine dikkat etmediğim için ve çok teşekkür ettim….
 

 
 
 
 

Eve döner dönmez hemen araştırmaya başladım çintemani, çintemani diye diye, öğrenince de yeni bir şey öğrenmenin heyecanıyla sizlerle paylaşmak istedim…….

Çintemani sıklıkla karşımıza çıkan bir Osmanlı motifiymiş. Ancak sadece Osmanlı ya da İslam sanatında değil doğu felsefesinde de çintemani güçlü anlamlar ifade eden bir sembolmüş…..

Çintemani motifinde  üç daire ve dıştan içe hilallerin içinde  üç göz mevcut, bu gözler; "gönül gözü, akıl gözü, dünya gözünü" simgeliyor ve her biri diğerine müdahale etmeden, uyum içinde hayata bakışı anlatıyormuş meğerse....

Bu motifi, Osmanlı öncesi dönemde Orta Asya’da göçebe olarak yaşayan Uygur Türkleri saltanat simgesi olarak kullanmışlar. Daha sonra Osmanlı dönemi süslemelerine girmiş ve çintemani (Çin beneği) adını almış.  Padişah ve şehzade kaftanlarında, saray halılarında sıkça kullanılmış…..  
 
Günümüzde ise çini, kumaş, halı gibi el sanatı ürünlerinde kullanılmakta.....

 

 


 
 
 
Etrafıma bir baktım ki ne göreyim, geçen ay Kastamonu günlerinden pek beğenerek aldığım ve mutfak masasına serdiğim örtüde bile bu motif varmış. Algı da seçicilik mi diyeyim yoksa tevafuk mu.…..
Belki de daha önce öğrenmem gereken bir bilgiyi, bu yaşımda duymuş, araştırmış ve öğrenmiş oldum. Eeeee ne demişler, öğrenmenin yaşı yok………


 
 
 
 
 
 

24 Mart 2017 Cuma

Kadınların Ayakkabılardan Nedir Çektiği?????






Ayaklarımız, tüm organlarımız gibi çok değerli…..

Lakin onlara en çok haksızlık edip en az özeni gösteriyor, aldığımız kilolarla yüklerini artırıyor ve moda diye şık olduğunu düşünerek giydiğimiz dar ve garip şekillerdeki ayakkabılarla resmen işkence ediyoruz…..

Bazen yavaş, bazen koşuşturarak gün boyunca en az 3000-4000 civarında adım atıyoruz, yük üzerine yük bindirdiğimiz ayak parmaklarımız, bileklerimiz doğal olarak rahat­sız oluyor, ağrılar ve ortopedik deformitelerle tepki veriyorlar. Dizlerimiz ve sırtımız da bu eziyetten nasibini alıyor ve birçok tıbbi sorunla isyan ediyorlar. Ama nafile…...






Bu durum sadece günümüz için geçerli bir hak ihlali değil, yüzyıllardır huzur vermemişiz ayaklarımıza……

Küçük, zarif kadın ayağı ve şık bir ayakkabı her zaman cazibe odağı, güzellik göstergesi olmuş, takdir edilmiş, ilgi görmüş…..

Çinli lotus ayaklı kadınlardan külkedisine, balerinlerden günümüz stilettolu kadınlarına güzellik, çekicilik, statü, ahlak, zengin eş bulma çabası, sanat tutkusu gibi çeşitli nedenlerle ayaklara eziyet etme gerekliliği empoze edilmiş maalesef……
Çin’de 10. yüzyılın ikinci yarısından 1912 yılında yasaklanana dek, küçük kız çocuklarının yüzyıllarca işkencesi olmuş, korkunç bir gelenek “lotus ayak”…... 


Kız çocuklarının ayaklarının büyümesini engellemek için; altı yaşından itibaren ayak parmakları aşağı­ya doğru kıvrılıp (bazı kaynaklar da kırılıp yazıyor) ipekten sargılarla sımsıkı bağlanıyor ve demirden ayakkabı giydiriliyormuş. Sonuç olarak, ayakların şekli kalıcı olarak değişiyor ve 7,5 santimetre uzunluğunda lotus ayaklar oluşuyormuş. 

Özel ayakkabıları olmadan ayakta bile duramayıp düşen bu lotus kadınlar, deformiteli ayaklarıyla gezemedikleri, kaçamadıkları, çalışamadıklarından dolayı iffetin timsali ve yüksek toplumsal statülü olarak görüldükleri için kendilerini ayrıcalıklı hissediyorlarmış.

Kadının küçük ayaklısının makbul sayıldığı, yüceltildiği bu gelenek, güzellik ve estetiğin sembolü olmaktan ziyade ailelerindeki erkeklerin onların üzerlerinde kolayca baskı kurabilmeleri açısından olsa gerek dile kolay yaklaşık bin yıl sürdürülmüş. 1912 yılında ayak küçültme  (ayak bağlama - foot binding) uygulamasının yasaklanması ile kadınların ayak bağları çözülerek "unbinding women's feet" modernleşme başlamış…..


Küçük ayak tutkusu, Avrupa Edebiyatı'nda da yer bulmuş. Charles Perrault'un derlediği ve 1697 yılında yayımladığı Kaz Ana'nın Öyküleri  adlı kitabındaki halk masallarından biri olan Külkedisinde (Cendrillon) prens; Sindirella’nın rivayet o ki 34,5 numara, parlak cam (kristal?) ayakkabısının tekinden (daha doğrusu onu giyen küçücük, zarif ayağın hayalinden) çok etkilenip yollara düşmüş…..



Leonardo da Vinci “Ayak, 26 kemik (7 bilek kemiği, 5 tarak kemiği ve 14 parmak kemiği) 114 bağ ve 20 kastan oluşan bir sanat eseridir” demiş demesine amma velakin 1533 yılında Floransa'nın ünlü ailelerinden Medici’lerin ufak tefek olan kızı Catherine Medici’nin görkemli düğün töreninde gelinin ihtişamını artırmak amacıyla ona topuklu ayakkabı yapmış ve düğünde gelinin görünüşünden etkilenen birçok kadın hemen taklit etmiş ve yüksek topuklu ayakkabının serüveni böylece başlamış…...

  

Beyaz tütüleri, incecik bedenleri ve sahnedeki büyüleyici figürleriyle birçok kadının yerinde olmak istediği balerinler, çok acı çekerler aslında. Parmak ucunda dans edebilmenin bedeli olarak çoğu zaman su toplayıp patlamış, nasırlaşmış, kemik deformiteleri olan yaralı parmaklarını pointin içine sokup gülümseyerek sahneye çıkarlar.






Günümüzde ise daha şık, daha genç, çekici, zarif, feminen, havalı bir yürüyüşe sahip olmamızı sağlayan topuklu ayakkabılar, boyumuzu yükselttiği gibi özgüvenimizi de yükseltiyor.

Ancak yüksek topuklu, dar şekilli, yürümeyi zorlaştıran stilettolarla kadınların arasında kesinlikle garip bir ilişki var,  aşk ve nefret gibi…..

Markalı bir ayakkabı mağazasından çok beğenerek aldığımız ayakkabıyı uygun kıyafetlerle giyip çok şık ve havalı olduğumuzu düşünürken ayağımızda minik bir sızı hissediyoruz önce. İlle de giymeliyim tutkusunun esiri olarak daha önce başımıza geleni bildiğimiz halde belki bu sefer olmaz hayaliyle güne başlıyoruz ve hissettiğimiz sızı giderek büyüyor ve canımızı yakmaya başlıyor….

Aklımız sadece ayağımızın sızısında, acısında günün bir an önce bitmesi için dua ediyoruz. Yaptığımız hiçbir şeye konsantre olamıyor, yediğimiz yemekten ettiğimiz sohbetten asla ama asla keyif alamadan ızdırap içinde eve gidip ayakkabıları çıkararak ayaklarımızı özgürlüğüne kavuşturma hayaliyle yanıp tutuşuyoruz. Bir an geliyor ki artık tüm toplumsal kurallar önemini yitiriyor ve  ayakkabıları sırayla çıkararak “oooh dünya varmış” diye ayağımızın ıztırabını hafifletmeye çalışıyoruz, ayağımız   tekrar o cenderenin içine girmemek için ağlıyor, yalvarıyor adeta….. 
Ve niye bu işkence aletini aldım diye kendimize kızmaya küfretmeye başlıyoruz, tekrar söz veriyoruz bir daha rahat ve büyük ayakkabı alacağım diye. Ama biliyoruz ki bu söz, yeni bir çift delicesine şık ve baş döndürücü stilettoyu (işkence aletini) görene kadar geçerli olacak…..

Oysa Ortopedi ve travmatoloji uzmanları sağlık programlarında sürekli tekrarlıyorlar; topuklu ayakkabı giymek sadece ayaklarımızı değil, bel, sırt, bacak, omurga sağlığımızı da bozuyor diye.

Su toplaması, kesikler, nasırlar, hallux valgus gibi ayakları sivri uçlu ve dar ayakkabılara sıkıştırma sonucu ortaya çıkan şekil bozuklukları, topuk dikeni, diz ağrıları, varisler, bel fıtığı gibi sorunların yanı sıra   sivri burunlu ve sivri topuklu ayakkabıların burkulma, adale ve menisküs yırtıkları, bir yerlere takılarak düşme tipi kazalara yol açma ihtimali de çok yüksek üstelik…..
 







Yüksek topuklu ayakkabının azizliğine uğrayıp podyum, sahne veya kırmızı halıda kaza geçiren birçok manken, şarkıcı, film aktristinin düşme fotoğrafları her zaman basında geniş yer bulur....
  
Yıllarca topuklu ayakkabı sevdası yüzünden ayaklarından çok çeken Victoria Beckham bile New York moda haftasında kendi koleksiyonunun defilesinin sonunda podyuma spor ayakkabıyla çıkmış……









Topuklu ayakkabının gazabından nasibini alan kadın siyasetçiler de var hiç şüphesiz. Avustralya Başbakanı Julia Gillard, 17.10.2012 tarihinde Hindistan ziyareti sırasında topuklu ayakkabısının kurbanı olarak düşmüş.







Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt,  12 Ocak 2015 tarihinde  Elysee Sarayı merdivenlerden indikten sonra yere kapaklanmış.







İngiltere’de Başbakanlığın bulunduğu Downing Street kaldırımlarında birçok kadın siyasetçi topuklu ayakkabı kazasına uğramış,  2012 yılında Theresa May’in pabucu kaldırıma takılıp ayağından çıkmış, Gabby Bertin, Hazel Blears ve en son  11 Ocak 2017 tarihinde kabine toplantısına  yetişmeye çalışan İçişleri Bakanı Amber Rudd, makam aracından inip Başbakanlık konutuna doğru yürürken ayakkabısının topuğu kaldırımın taşları arasına sıkışmış ve bahçe demirlerine tutunarak düşmekten kurtulmuş…..

 
 




Ayaklarımız ancak rahatsız ayakkabılardan kurtularak çimlerin ya da kumların üzerinde dolaşırken kendilerini çok özgür ve rahat hissediyorlar….

Son yıllarda rahat ve özgür hissedebilmek için bir numara büyük ve ortalama 5 cm yüksekliğinde kalın topuklu ayakkabılar giyiyorum ve günüm şahane geçiyor…..


Tabii ki benim de bir ayakkabı mağazasının vitrininde görüp büyülenircesine etkilenerek direkt satın aldığım ve gülü seven dikenine katlanır misali giyip dolaştığım stilettolarım var…..


20 Mart 2017 Pazartesi

Pazar Gecesi Uykusuzluğu

 




Oldum olası pazar gecesi uykuya dalamam bir türlü……
Kafamdakilerle, yorganla, yastıkla cebelleşir, bir o yana bir bu yana döner dururum.
Halbuki ertesi gün pazartesi, yeni hafta başlıyor…..  
Güne, haftaya taze, dinamik başlamak yakışırken ben her daim uykusuz başlıyorum, biyolojik ritmim bozuluyor, nedendir bilemedim….
Bu durumumun janjanlı adı, diurnal ritim bozukluğu mu, haftasonu jetlag’i mi yoksa pazartesi sendromuna hazırlık mıdır nedir?????
Aslında benim pazartesi ile bir alıp veremediğim yok, bütün sorun pazar gecesi uykusuzluğunda…….
 
 

15 Mart 2017 Çarşamba

Yine Mevsimler Dönecek……






Son günlerde ısınan havanın etkisiyle umutla baharı beklerken, hücrelerime kadar işleyen soğuk, gri ve melankolik bir Ankara sabahına gözlerimi açtım bugün......
Veee iyi hissedebilmek için çaba harcıyorum biraz......

Bir nebze katkısı olabilir hüsnü zannıyla sımsıcak bir fincan çay hazırlıyorum kendime,  müzik kutusundan bu melankolik havaya ve halet-i ruhiyeme iyi giden Yıldırım Gürses şarkılarından birini açıyorum usulca…..
Çayımdan bir yudum alıp gözlerimi tekrar kapatıyorum. O muhteşem tenor sesin büyüsünde zaman yolculuğuna çıkıyorum adeta…..




*Sürreal Fotoğraflar Oleg Oprisco'dan.....



3 Mart 2017 Cuma

“Neden Daha Özenli Olamadım” Düşüncesinin Vicdan Azabı, Huzursuzluğu, Kasveti…..




“Neden daha özenli olamadım” düşüncesinin vicdan azabı, huzursuzluğu, kasveti gibi karmakarışık duygu yumağını iki konuda yoğun hissettim her zaman. Yemeğin ölçüsünü kaçırdığımda ve yapmam gereken işi son dakikada yetiştirmeye çalışırken……

Sanırım ilk olarak orta okul yıllarımda tanıştım bu duygu yumağıyla….

Ergenliğe girmemle birlikte iştahım açılmış ve kilo almaya başlamıştım, güzel bir yemek gördüğümde önce kilo alma korkusu sarıyordu beni, bir an duraklıyordum sonra çevremdekilerim bir lokma ye ne olacak ki, tadına bak, sonra dikkat edersin, zaten kilonda ne varmış canım gazıyla yemeğin ölçüsünü kaçırınca gelsin bakalım “neden daha özenli olamadım” düşüncesinin vicdan azabı, huzursuzluğu, kasveti …..

Yine aynı yıllarda matematik, fizik, kimya sınavlarından iyi not alabilmek, sınıf geçebilmek ve en önemlisi de istediğim fakülteyi kazanabilmek için çok ders çalışmam gerekiyordu. Ama benim içimden ders çalışmak gelmezdi, canım çekmezdi hiç, ağır bir külçe gibi yerimden kıpırdayamazdım ve hep ötelerdim sonraya. Zaman çabucak geçiverirdi ve “neden daha özenli olamadım”  düşüncesinin vicdan azabı, huzursuzluğu, kasveti ile ödev teslimi ya da sınavdan bir gece önce sabaha kadar çalışırdım.

Ya ödevi yetiştiremezdim ya da sınava yeterince çalışamadan girerdim…..

Taaaa o günden bugüne geçen ömrüm boyunca hiç şüphesiz sorumluluk duygusu artmış bir yetişkin olarak yemek yeme konusunda kendimi hep dikkatli, temkinli olmak zorunda hissetsem de bazen yemeğin ölçüsünü kaçırdığımda, bazen son dakikada bir şeyleri yetiştirme telaşesi içerisindeyken o bildik duygu yumağı beynimde dans ediyor ve kendimi iyi hissetme duygumu incitiyor…..