24 Mart 2017 Cuma

Kadınların Ayakkabılardan Nedir Çektiği?????






Ayaklarımız, tüm organlarımız gibi çok değerli…..

Lakin onlara en çok haksızlık edip en az özeni gösteriyor, aldığımız kilolarla yüklerini artırıyor ve moda diye şık olduğunu düşünerek giydiğimiz dar ve garip şekillerdeki ayakkabılarla resmen işkence ediyoruz…..

Bazen yavaş, bazen koşuşturarak gün boyunca en az 3000-4000 civarında adım atıyoruz, yük üzerine yük bindirdiğimiz ayak parmaklarımız, bileklerimiz doğal olarak rahat­sız oluyor, ağrılar ve ortopedik deformitelerle tepki veriyorlar. Dizlerimiz ve sırtımız da bu eziyetten nasibini alıyor ve birçok tıbbi sorunla isyan ediyorlar. Ama nafile…...

 





Bu durum sadece günümüz için geçerli bir hak ihlali değil, yüzyıllardır huzur vermemişiz ayaklarımıza……

Küçük, zarif kadın ayağı ve şık bir ayakkabı her zaman cazibe odağı, güzellik göstergesi olmuş, takdir edilmiş, ilgi görmüş…..

Çinli lotus ayaklı kadınlardan külkedisine, balerinlerden günümüz stilettolu kadınlarına güzellik, çekicilik, statü, ahlak, zengin eş bulma çabası, sanat tutkusu gibi çeşitli nedenlerle ayaklara eziyet etme gerekliliği empoze edilmiş maalesef……
Çin’de 10. yüzyılın ikinci yarısından 1912 yılında yasaklanana dek, küçük kız çocuklarının yüzyıllarca işkencesi olmuş, korkunç bir gelenek “lotus ayak”…... 


Kız çocuklarının ayaklarının büyümesini engellemek için; altı yaşından itibaren ayak parmakları aşağı­ya doğru kıvrılıp (bazı kaynaklar da kırılıp yazıyor) ipekten sargılarla sımsıkı bağlanıyor ve demirden ayakkabı giydiriliyormuş. Sonuç olarak, ayakların şekli kalıcı olarak değişiyor ve 7,5 santimetre uzunluğunda lotus ayaklar oluşuyormuş. 

Özel ayakkabıları olmadan ayakta bile duramayıp düşen bu lotus kadınlar, deformiteli ayaklarıyla gezemedikleri, kaçamadıkları, çalışamadıklarından dolayı iffetin timsali ve yüksek toplumsal statülü olarak görüldükleri için kendilerini ayrıcalıklı hissediyorlarmış.

Kadının küçük ayaklısının makbul sayıldığı, yüceltildiği bu gelenek, güzellik ve estetiğin sembolü olmaktan ziyade ailelerindeki erkeklerin onların üzerlerinde kolayca baskı kurabilmeleri açısından olsa gerek dile kolay yaklaşık bin yıl sürdürülmüş. 1912 yılında ayak küçültme  (ayak bağlama - foot binding) uygulamasının yasaklanması ile kadınların ayak bağları çözülerek "unbinding women's feet" modernleşme başlamış…..

 
 
 
 

Küçük ayak tutkusu, Avrupa Edebiyatı'nda da yer bulmuş. Charles Perrault'un derlediği ve 1697 yılında yayımladığı Kaz Ana'nın Öyküleri  adlı kitabındaki halk masallarından biri olan Külkedisinde (Cendrillon) prens; Sindirella’nın rivayet o ki 34,5 numara, parlak cam (kristal?) ayakkabısının tekinden (daha doğrusu onu giyen küçücük, zarif ayağın hayalinden) çok etkilenip yollara düşmüş…..


 
 
 

Leonardo da Vinci “Ayak, 26 kemik (7 bilek kemiği, 5 tarak kemiği ve 14 parmak kemiği) 114 bağ ve 20 kastan oluşan bir sanat eseridir” demiş demesine amma velakin 1533 yılında Floransa'nın ünlü ailelerinden Medici’lerin ufak tefek olan kızı Catherine Medici’nin görkemli düğün töreninde gelinin ihtişamını artırmak amacıyla ona topuklu ayakkabı yapmış ve düğünde gelinin görünüşünden etkilenen birçok kadın hemen taklit etmiş ve yüksek topuklu ayakkabının serüveni böylece başlamış…...

  
 

 
 
Beyaz tütüleri, incecik bedenleri ve sahnedeki büyüleyici figürleriyle birçok kadının yerinde olmak istediği balerinler, çok acı çekerler aslında. Parmak ucunda dans edebilmenin bedeli olarak çoğu zaman su toplayıp patlamış, nasırlaşmış, kemik deformiteleri olan yaralı parmaklarını pointin içine sokup gülümseyerek sahneye çıkarlar.





 

Günümüzde ise daha şık, daha genç, çekici, zarif, feminen, havalı bir yürüyüşe sahip olmamızı sağlayan topuklu ayakkabılar, boyumuzu yükselttiği gibi özgüvenimizi de yükseltiyor.

Ancak yüksek topuklu, dar şekilli, yürümeyi zorlaştıran stilettolarla kadınların arasında kesinlikle garip bir ilişki var,  aşk ve nefret gibi…..

Markalı bir ayakkabı mağazasından çok beğenerek aldığımız ayakkabıyı uygun kıyafetlerle giyip çok şık ve havalı olduğumuzu düşünürken ayağımızda minik bir sızı hissediyoruz önce. İlle de giymeliyim tutkusunun esiri olarak daha önce başımıza geleni bildiğimiz halde belki bu sefer olmaz hayaliyle güne başlıyoruz ve hissettiğimiz sızı giderek büyüyor ve canımızı yakmaya başlıyor….

Aklımız sadece ayağımızın sızısında, acısında günün bir an önce bitmesi için dua ediyoruz. Yaptığımız hiçbir şeye konsantre olamıyor, yediğimiz yemekten ettiğimiz sohbetten asla ama asla keyif alamadan ızdırap içinde eve gidip ayakkabıları çıkararak ayaklarımızı özgürlüğüne kavuşturma hayaliyle yanıp tutuşuyoruz. Bir an geliyor ki artık tüm toplumsal kurallar önemini yitiriyor ve  ayakkabıları sırayla çıkararak “oooh dünya varmış” diye ayağımızın ıztırabını hafifletmeye çalışıyoruz, ayağımız   tekrar o cenderenin içine girmemek için ağlıyor, yalvarıyor adeta….. 
Ve niye bu işkence aletini aldım diye kendimize kızmaya küfretmeye başlıyoruz, tekrar söz veriyoruz bir daha rahat ve büyük ayakkabı alacağım diye. Ama biliyoruz ki bu söz, yeni bir çift delicesine şık ve baş döndürücü stilettoyu (işkence aletini) görene kadar geçerli olacak…..

Oysa Ortopedi ve travmatoloji uzmanları sağlık programlarında sürekli tekrarlıyorlar; topuklu ayakkabı giymek sadece ayaklarımızı değil, bel, sırt, bacak, omurga sağlığımızı da bozuyor diye.

Su toplaması, kesikler, nasırlar, hallux valgus gibi ayakları sivri uçlu ve dar ayakkabılara sıkıştırma sonucu ortaya çıkan şekil bozuklukları, topuk dikeni, diz ağrıları, varisler, bel fıtığı gibi sorunların yanı sıra   sivri burunlu ve sivri topuklu ayakkabıların burkulma, adale ve menisküs yırtıkları, bir yerlere takılarak düşme tipi kazalara yol açma ihtimali de çok yüksek üstelik…..
 

 
 




 
Yüksek topuklu ayakkabının azizliğine uğrayıp podyum, sahne veya kırmızı halıda kaza geçiren birçok manken, şarkıcı, film aktristinin düşme fotoğrafları her zaman basında geniş yer bulur....
  
Yıllarca topuklu ayakkabı sevdası yüzünden ayaklarından çok çeken Victoria Beckham bile New York moda haftasında kendi koleksiyonunun defilesinin sonunda podyuma spor ayakkabıyla çıkmış……

 
 




 
 

Topuklu ayakkabının gazabından nasibini alan kadın siyasetçiler de var hiç şüphesiz. Avustralya Başbakanı Julia Gillard, 17.10.2012 tarihinde Hindistan ziyareti sırasında topuklu ayakkabısının kurbanı olarak düşmüş.


 
 
 
 


İngiltere’de Başbakanlığın bulunduğu Downing Street kaldırımlarında birçok kadın siyasetçi topuklu ayakkabı kazasına uğramış,  2012 yılında Theresa May’in pabucu kaldırıma takılıp ayağından çıkmış, Gabby Bertin, Hazel Blears ve en son  11 Ocak 2017 tarihinde kabine toplantısına  yetişmeye çalışan İçişleri Bakanı Amber Rudd, makam aracından inip Başbakanlık konutuna doğru yürürken ayakkabısının topuğu kaldırımın taşları arasına sıkışmış ve bahçe demirlerine tutunarak düşmekten kurtulmuş…..
 
 
 



 
Ayaklarımız ancak rahatsız ayakkabılardan kurtularak çimlerin ya da kumların üzerinde dolaşırken kendilerini çok özgür ve rahat hissediyorlar….
 
Son yıllarda rahat ve özgür hissedebilmek için bir numara büyük ve ortalama 5 cm yüksekliğinde kalın topuklu ayakkabılar giyiyorum ve günüm şahane geçiyor…..
 
 
Tabii ki benim de bir ayakkabı mağazasının vitrininde görüp büyülenircesine etkilenerek direkt satın aldığım ve gülü seven dikenine katlanır misali giyip dolaştığım stilettolarım var…..

 
 

20 Mart 2017 Pazartesi

Pazar Gecesi Uykusuzluğu

 




Oldum olası pazar gecesi uykuya dalamam bir türlü……
Kafamdakilerle, yorganla, yastıkla cebelleşir, bir o yana bir bu yana döner dururum.
Halbuki ertesi gün pazartesi, yeni hafta başlıyor…..  
Güne, haftaya taze, dinamik başlamak yakışırken ben her daim uykusuz başlıyorum, biyolojik ritmim bozuluyor, nedendir bilemedim….
Bu durumumun janjanlı adı, diurnal ritim bozukluğu mu, haftasonu jetlag’i mi yoksa pazartesi sendromuna hazırlık mıdır nedir?????
Aslında benim pazartesi ile bir alıp veremediğim yok, bütün sorun pazar gecesi uykusuzluğunda…….
 
 

15 Mart 2017 Çarşamba

Yine Mevsimler Dönecek……

 




Son günlerde ısınan havanın etkisiyle umutla baharı beklerken, hücrelerime kadar işleyen soğuk, gri ve melankolik bir Ankara sabahına gözlerimi açtım bugün......
Veee iyi hissedebilmek için çaba harcıyorum biraz......

Bir nebze katkısı olabilir hüsnü zannıyla sımsıcak bir fincan çay hazırlıyorum kendime,  müzik kutusundan bu melankolik havaya ve halet-i ruhiyeme iyi giden Yıldırım Gürses şarkılarından birini açıyorum usulca…..
 
Çayımdan bir yudum alıp gözlerimi tekrar kapatıyorum. O muhteşem tenor sesin büyüsünde zaman yolculuğuna çıkıyorum adeta…..
 


 

*Sürreal Fotoğraflar Oleg Oprisco'dan.....
 
 
 

3 Mart 2017 Cuma

“Neden Daha Özenli Olamadım” Düşüncesinin Vicdan Azabı, Huzursuzluğu, Kasveti…..




“Neden daha özenli olamadım” düşüncesinin vicdan azabı, huzursuzluğu, kasveti gibi karmakarışık duygu yumağını iki konuda yoğun hissettim her zaman. Yemeğin ölçüsünü kaçırdığımda ve yapmam gereken işi son dakikada yetiştirmeye çalışırken……

Sanırım ilk olarak orta okul yıllarımda tanıştım bu duygu yumağıyla….

Ergenliğe girmemle birlikte iştahım açılmış ve kilo almaya başlamıştım, güzel bir yemek gördüğümde önce kilo alma korkusu sarıyordu beni, bir an duraklıyordum sonra çevremdekilerim bir lokma ye ne olacak ki, tadına bak, sonra dikkat edersin, zaten kilonda ne varmış canım gazıyla yemeğin ölçüsünü kaçırınca gelsin bakalım “neden daha özenli olamadım” düşüncesinin vicdan azabı, huzursuzluğu, kasveti …..

Yine aynı yıllarda matematik, fizik, kimya sınavlarından iyi not alabilmek, sınıf geçebilmek ve en önemlisi de istediğim fakülteyi kazanabilmek için çok ders çalışmam gerekiyordu. Ama benim içimden ders çalışmak gelmezdi, canım çekmezdi hiç, ağır bir külçe gibi yerimden kıpırdayamazdım ve hep ötelerdim sonraya. Zaman çabucak geçiverirdi ve “neden daha özenli olamadım”  düşüncesinin vicdan azabı, huzursuzluğu, kasveti ile ödev teslimi ya da sınavdan bir gece önce sabaha kadar çalışırdım.

Ya ödevi yetiştiremezdim ya da sınava yeterince çalışamadan girerdim…..

Taaaa o günden bugüne geçen ömrüm boyunca hiç şüphesiz sorumluluk duygusu artmış bir yetişkin olarak yemek yeme konusunda kendimi hep dikkatli, temkinli olmak zorunda hissetsem de bazen yemeğin ölçüsünü kaçırdığımda, bazen son dakikada bir şeyleri yetiştirme telaşesi içerisindeyken o bildik duygu yumağı beynimde dans ediyor ve kendimi iyi hissetme duygumu incitiyor…..

 

15 Şubat 2017 Çarşamba

Rengarenk Şifalı Taşlar

 





Rengarenk bir dünyada yaşıyoruz. Çiçekler, ağaçlar, gökkuşağı, hayvanlar, taşlar, her şey rengarenk. Dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğrafları bile rengarenk.....
Bu büyüleyici renk çeşitliliği beni çok şaşırtıyor, küçük bir çocuk heyecanıyla keşfetmeye çalışıyorum gördüğüm her şeyi…...

Gördüğümüz, göremediğimiz her şeyin bir yaratılış sebebi olduğu inancıyla renklerinde ruh sağlığımıza katkı sağladığını, yaşama sevincimizi ve enerjimizi artırdığını yaş aldıkça daha çok fark ediyorum…...

Özellikle yarı değerli taşların renklerinin güzelliğinin yanında içlerinde bulunan mineraller sayesinde kazanmış oldukları enerjilerin şifa veren özelliklerinin olduğu bir çok kaynakta yer alıyor……
 

 
 
 
 
Şifalı taşlar, geçmişten günümüze asırlar boyunca birçok uygarlıkta sevgi, beğeni ve beklentiyle kullanılmış, ancak sırlarını ve gizemlerini halen korumaya devam ediyorlar…..

Etkileri tespih, kolye, küpe, bilezik olarak kullanmayla veya avuç içinde tutarak ya da aynı ortamda bulunmayla bile ortaya çıkan bu şifalı taşları alırken önerilen en önemli unsur; taşı severek, ihtiyacımıza ve burcumuza göre almamız….

Ben bu yazıda severek, ihtiyacıma, burcuma göre tercih ettiğim ve alfabetik olarak sıraladığım birkaç taşın sadece enerji veren etkilerinden söz edeceğim….
 
 
 
 
 
 
 

Akik: Enerjisiyle tembelliği giderip güç veren, olumlu bakış açısı kazandıran, cesaret ve özgüven artışına yardımcı olan canlandırıcı taş. Taşta var olan farklı minerallerin taşıyanın vücuduna geçmesi için güneş ışığına ihtiyaç varmış. .....

Amber (Kehribar): Tılsım olarak talihi kendine çekme için kullanılmış bugüne kadar. Ortamdaki stresi, negatif enerjiyi emerek canlılık ve rahatlama hissi veriyor ve beyni uyarıcı özelliği sayesinde doğru karar vermede çok etkiliymiş. Bir de para getiren bir taş olduğu düşünülerek cüzdana, kasaya koyulurmuş…..

Ametist: Pozitif enerji yüklü bir kristal olan ametist, vücudumuzdaki fazla elektriği soğuruyor, negatif enerjileri boşaltıyormuş. Bulunduğu ortama olumlu enerji yayarak insanları rahatlatıyor, sakinleştirici, yatıştırıcı etkisiyle kötü düşünceleri dağıtıyormuş. Huzurlu ve zinde olmamızı sağlayarak kavga ve huzursuzluklardan arındırıyormuş.

Akuamarin: Cesaret taşı olarak da biliniyor, utangaçlığı yenmemizi sağlayıp cesareti ve özgüveni artırıyormuş. Hafızayı güçlendirici, strese karşı koruyucu, bereketli, güzellik, dürüstlük, güven ve bağlılık sembolü olarak görülen ve aile saadetini güçlendiren taş….

 
 

 
 
 
 
 

Aventurin: Şans verici bir gücü olduğu düşünülen ve hayal kuranların taşı olan aventurin, mutluluk, sakinlik ve yaşama sevinci sunuyormuş. Zihinsel karmaşayı ve stresi azaltma, depresyondan kurtulma, korkuları yenme ve yaşlılıkla mücadelede çok etkiliymiş.

Aytaşı: Egoyu azaltıp bencilliği önleyen, empati duygusunu kuvvetlendirerek insanların arasındaki şefkat ve sempati duygularını karşılıklı olarak artıran iletişim kanallarını açan aytaşı, ilişkileri güçlendirirmiş. Bir de oburluğu azaltıyormuş!!!!!

İnci: Sadelik, iç huzuru ve alçak gönüllülüğü simgelediği söylense de aslında değerli olmayı anlatır, özgüven, güç ve çalışma hırsı, zorluklara karşı dayanma kuvveti verirmiş.

Kalsedon: Duygusal olarak kendinizi gerilim altında hissettiğiniz anlarda kalsedon taşı, içsel desteği sağlayıp duygusal dengenizi düzenliyor ve değişime adaptasyonunuzu kolaylaştırıyormuş.
İyi bir konuşmacı olmak istiyorsanız, kalsedon taşını üzerinizde taşımaya özen gösteriniz diye tavsiye ediliyor......

 
 
 
 
 
 
 
Kaplan Gözü: Güç ve cesaret taşı olan kaplan gözü, dayanıklılığı artırır ve engellere rağmen ilerleme isteği verirmiş. İletişimde bulunulan insanlarla telepatik bir bağ kurulmasını sağlarmış.

Labradorit: Kişide içsel sukuneti ve dinginliği sağlayarak daha iyi odaklanmayı ve konsantre olmayı sağlayan Labradoritin bu özelliği sayesinde, sınavlar gibi yoğun dikkat gerektiren durumlarda kullanılması çok faydalı olurmuş. Hayret verici yetenekler geliştirir, kendisini taşıyan kişinin geçmişini ve günlük yaşantısını çözümlemesi için yardımcı olup kişinin içinde kopan fırtınalara son verirmiş.

Lapis Lazuli: Dünyanın birçok yerinde farkındalık taşı olarak da adlandırılan Lapis Lazuli, kişinin sahip olduğu güzelliklerin farkına varması için bilinci uyarırmış. Depresyonu ortadan  kaldırır, zihni berraklaştırır, gerçek bilgiye ulaşmaya yardımcı olur, bakış açısını genişletir. kalp ile akıl arasında iyi bir bağlantı kurar, kişinin kendisine değer vermesini sağlarmış. Amaaaa Lapis Lazuli taşının sürekli kullanılmamasında yarar varmış. Çünkü vücut etkilerine karşı bağışıklık kazanabilirmiş......

Malahit: Arındırıcı, sakinleştirici bir taş olup, uyku ve uyumaya yardım eder. İş hayatında güvenilirliği, korku ve heyecanı gidererek cesareti artırır ve hedeflere ulaşmaya yardım edermiş.

 
 
 
 
 


Mercan: Değerli taşlar arasında büyülü olarak kabul edilen mercan, loğusa kadınlar ve yeni doğmuş bebekler için koruyucu bir tılsım görevi gören geleneksel bir hediye olarak verilirmiş?????
Sezgileri uyarır, duygusal iyileştirici görevi görür, aile içinde ve arkadaşlar arasında saygınlığın kuvvetlendirilmesine yardımcı olurmuş.

Turkuvaz (Firuze): Renk değiştirmesinden dolayı eski uygarlıklarda içinde esrarengiz gücün saklı olduğuna inanılmış en  önemli tılsımlardan biri olarak kabul edilmiş olan turkuvaz, arkadaşlıkları, şansı ve mutluluğu çeker, iyi iletişim kurmamızı sağlarmış. Dikkat çekici rengi sayesinde, kötü bakışları kendine çekerek kişiyi nazardan korur. Hücreleri yenileyerek bedeni güçlendirir, yaşlanmayı geciktirirmiş.

Unakit: Kendimizi sevmemizi sağlayan, olumlu, pozitif enerjisini aktararak kişiyi geçmişin olumsuzluklarından kurtaran, yaşama sevincini artıran, yaşanılan ana adapte olmasını sağlayan böylece okulda, iş yerinde ve hayatın her anında başarıyı ve öz güveni artıran bir taşmış.

Yeşim:  Kişileri korku ve endişelerden kurtaran, cesaret, huzur, uyum ve güven veren yeşim taşı, düşünceleri netleştirerek doğru ifade etme, bilgece söz söyleme yeteneğini, merhameti artırırmış….

Dip not: Doğal taşlarımızı ilk elimize aldığımızda tuzlu suda üç dört saat bekletmemiz kullanmaya başladıktan sonra ise haftada bir gün üç dakika kadar akan suyun altında tutmamız öneriliyor…..
 

1 Şubat 2017 Çarşamba

Bilgisayar ve Cep Telefonu Ekranlarınızı Hangi Fotoğraflar Süslüyor?

 



Bilgisayarının ve cep telefonunun ekranını renklendirmek daha doğrusu kişiselleştirmek için herkes kendi duygu dünyasına göre farklı bir şeyler koyar…..
Ruhsuz, duygusuz, pesimist olanların bomboştur ekranları. Hiç fotoğraf filan koymazlar, öylece bomboş koyu mavi  renkli ekrana bakarlar….
Telefonlarına da fotoğraf koymaz böyleleri.

Biraz daha iletişime açık olanlar, bilgisayarın masaüstü arka plan fotoğraflarından hoşlarına giden birini seçerler.
Bazıları pek narsisttir, kendi fotoğraflarını koyarlar en afillisinden......

Ailesini gerçekten çok sevenler, gözümün önünde olsunlar da moralim yükselsin, günüm iyi geçsin diyenler veya ailesine düşkün imajı vermek isteyenler ise aile fotoğrafı koyarlar.  Biraz tutucu erkekler sadece çocuklarının fotoğraflarını koymakla yetinirler....

 
 
 
 

Ben de bu basamaklardan geçtim tek tek. Sadece bir farkla, pozitif ve iletişime açık bir kişiliğim olması nedeniyle asla bomboş koyu mavi  renkli ekranım olmadı önümde, masaüstü arka plan fotoğraflarından en renklisini seçerek başladım ekranımı şenlendirmeye……
Derken masaüstü bilgisayarı kullanma bilgim geliştikçe, dizüstü bilgisayarım ve ekranlı cep telefonum olduğunda önce aile fotoğraflarımızı koydum hepsine…..

Sonra iş yerinde özel hayatım gizli kalsın düşüncesiyle birazda ailemi kem gözlerden saklamak endişesiyle masa bilgisayarıma aile fotoğrafı koymaktan vazgeçtim ve kendi çektiğim manzara fotoğraflarını koymaya başladım. Cep telefonumun ve dizüstü bilgisayarımın ekranını tabii ki ailemin ve Tuşpa'nın fotoğrafları süslüyor……
 
 
 
 
 
 

İşi o kadar ilerlettim ki masa bilgisayarımda kendi çektiğim veya sosyal medyadan bulduğum bana huzur ve mutluluk veren çiçek, bahçe, salıncak, deniz, uzay fotoğraflarından oluşan bir dosya oluşturdum ve on saniyelik resim değiştirme aralığına ayarladım…..
Huzursuz veya canımın sıkkın olduğu anlarda ekrana birkaç dakika bakınca önce sıkıntım küçülüyor, küçülüyor ve sakinleşiyorum sonra enerjim yükseliyor……

Tavsiye ederim…..

 

12 Ocak 2017 Perşembe

Okuldaki Lüle Saçlı, Aile Vesayetli Küçük Prensesler Büyüyünce Ne Oluyor??????

 



 
Çevremdeki her şeyi tasnif etmeyi severim, buna bilimsel bakış mı diyeyim, kolaycılığa kaçmak mı yoksa işime öyle geldiği için mi bilemeyeceğim, zor soru vesselam…..

Bugün aklımdan geçti, okuldaki “lüle saçlı, aile vesayetli küçük prensesler” büyüyünce ne oluyor diye düşündüm saçma saçma…..
Doğal olarak kendi kişisel tarihimden analize başladım…..

İlkokul yıllarımdan itibaren farkına vardığım iki kız tipi vardı, evde ve okulda ailesinin peşinde pervane olduğu, sürekli nazlı, mızmız, yemek seçen, sunulan hiçbir şeyi beğenmeyen, eziyet etmekten adeta zevk alan prensesler……
Diğeri ise evde annesine yardım eden, kardeşlerine bakan, büyüklerinin, akranlarının gözüne girmek için çabalayan, çırpınan, sevimlilikler yapan, ters giden her şeyde kendisini suçlayan fedakar ezikler..….

Şimdiiiiii birkaç anımı anlatayım bir solukta…..
 
 
 
 


 
 
Sanırım bu durumun farkına vardığımda ilkokul ikinci sınıftaydım. Birinci modele örnek olarak; başta ailesinin olmak üzere öğretmeninin, arkadaşlarının yani çevresindeki herkesin peşinde koştuğu iki kız kardeş çıktı birden.....

Açık kumral renkte Shirley Temple gibi sıra sıra lülelenmiş efsane saçları olan, dantel yakalı, saten önlüklü, leopar desenli kürk mantolu, rugan çizmeli, peşlerinde çantalarını taşıyan dadıları ve saçlarını, dantel yakalarını düzelten kendileri gibi süslü teyzeleriyle edalı edalı yürüyen iki guccük hanımefendi…..

Okuldaki herkesin gözü onların üzerinde, masallardaki prensesler gibiler. Teneffüste hepimiz onları seyrediyoruz, bugünün reytingi yüksek dizileri gibi. Ama onlar bize göz ucuyla bile bakmıyorlar. Dadıları peşlerinde, saçlarını düzeltiyor, sırtlarına dantel kenarlı tülbent tıkıştırıyor, süt içiriyor falan filan......

İsimleri de çok ilginç, o dönemin ünlü bir film aktristinin adını ve soyadını paylaşmışlar iki kardeşe. Bir doktorun kızlarıymış bu yavrucuklar. O yıllarda doktorluk çok havalı ve itibarlı bir meslek, muayenehanesi olanlar çok kazanıyor, paraya para demiyor o derece…..
 
 
 

 


Beni komplekse sokan üçüncü “lüle saçlı, aile vesayetli küçük prenses” ise ertesi yıl bizim sınıfa geldi.....
Onun da saçları lüle lüleydi ama kızıl renkliydi, siyah önlük üzerine takılan beyaz yakası dantelden ve önünde ingiliz asilleri gibi dantel fularlı.....
 
Onunda peşinde koşuşturan annesi….. Peşinde derken sadece sabah getirip bırakma, çıkışta okuldan alma modelinde değil. Bildiğiniz anne bütün gün okulda ikamet ediyor. Teneffüslerde prensesinin saçını, yakasını düzeltiyor, öpüp kokluyor, hatta derslere girip müfettiş gibi arka sırada oturuyor, sözlüye kalkan herhangi bir öğrenciye, bu anne sultandan da yorum gelebiliyordu…..
Küçük prenses ise sözlüdeki çocuğun yazdığı yazıyı beğenmezse, kalkıp küçümseyen bir havayla düzeltmeyi kendine görev edinmişti.
 
Öğretmenimiz de bu prensesi şımarttıkça şımartıyordu. Öyle ki annemin katıldığı bir veli toplantısında “lüle saçlı, aile vesayetli küçük prensesi” iyice abartarak “lider çocuk”  ilan etmiş. Annem de eve geldiğinde bu konuşmayı gıptayla bize aktarmış ve  “lider çocuk” annesi olamadığı için gariplenmişti....

Bu prenses ötekilere göre konuşkandı üstelik, babası gazeteciymiş, evlerine gelip giden ünlü aktris ve aktörleri anlata anlata bitiremezdi. Bizde ağzımız açık onu dinlerdik, magazine merakım o yıllarda başlamış meğer…..
 
 
 
 
 

 
 
Neyse ortaokula başladım, böyle tipler beni mi bulurdu hep ya da ben onları. Sıra arkadaşım sarışın, mavi gözlü, köfte dudaklı, hokka burunlu, mızmız, nazlı, hiçbir şeyi beğenmeyen, takdirnameyi kaçırıp teşekkür belgesi alınca zırıl zırıl ağlayan “lüle saçlı, aile vesayetli küçük prensesti” …..  
Ne tesadüf, bu prenseste bir doktor kızıydı. Ortaokulda artık annişler koridorlarda dolaşmıyorlardı, teneffüslerde özgürdük. Ama okul giriş çıkışında çok konuşan süslü annesi beni gözüne kestirmiş olacak ki, onun gelemediği günlerde okula gidip gelirken yavrusuna eşlik etme şerefine beni layık görmüştü…….
Lisede işlerin rengi değişti, bu prensesler o yaşta kaşlarını aldılar, çaktırmadan bazen de abartarak makyaja başladılar, mini etek giydiler ve na na na nom etraflarını ışığa uçan pervaneler gibi ergen çocuklar sardı……
Neyse bu prenseslere bakıp bakıp eziklenirken liseyi bitirdim nihayet……
 
 
 


 

Üniversite yıllarında sınıflar çok kalabalık, dersler çok yoğun olduğu için mızmız prensesler yoktu.  Ancak anne veya babası hoca olanların ayrıcalıklı oldukları aşikardı, genetik geçiş nedeniyle hep yüksek not alıyorlardı, çoğu mecburi hizmeti bile ailesinin yanında yaptı ve ailelerinin açtığı yolda istedikleri kariyeri başardılar......

Çalışma hayatımda da birçok “lüle saçlı, aile vesayetli küçük prensesler” oldu ve olmaya devam ediyor. Elli küsur yaşına gelmiş prenseslerin hala yaşlı anne babalarının etinden sütünden yararlanarak yaşamalarına şahit oluyorum…..

Sorumun cevabını verdim mi???????
 

26 Aralık 2016 Pazartesi

İçimdeki Küçük Kız

 





Malumunuz 15 temmuz ve sonrasında yaşananlar, Ülkemizi seven her vatandaşımız gibi beni de derinden sarsıyor….. 15 temmuz gecesinden sonra “ruhumun yetişkin yanı” çok üzüldü, kaygılandı, bazen paniğe kapıldı, hep stresli yaşadı ve çokça düşündü, düşündü, düşündü…..

15 temmuz gecesini Beştepe’de yaşarken kafamda binlerce soru dolaşıyordu, sesler, görüntüler ve düşüncelerle kafam çok karışıyordu. Tepemize bombalar yağarken aklıma neler neler geliyordu. Gariptir ama sabahı görüp göremeyeceğimi, hayatta kalıp kalamayacağımı bilemediğim o korkunç gece de can havliyle aklıma gelen düşüncelerden biri sevgili Ülkemin ismini “developing countries” listesinde gördüğüm zaman hissettiğim öfkeydi. Çünkü gezip görme fırsatı bulduğum “developed countries” birçok avrupa ülkesinde hiçbir şeye gıpta etmemiştim. Her şey burada vardı ve biz  mutluyduk, hem de fazlasıyla….
Ama bu gece bunlar niye oluyordu, yoksa biz ortadoğu ülkesi mi oluyorduk, hayır böyle bir şey olamazdı…..

Aklıma yıllar yıllar önce attığım bir çığlık geldi o hengamenin içinde…..
Eşimin eğitimi için altı aylığına gittiğimiz baltimore şehrinde yaşadığım bir anı canlandı birden. Bir gün inner harbour’da dolaşırken Türkiye’de çalıştığım Bakanlığımızın düzenlediği üreme sağlığı eğitimlerinde sunumlar yapan uluslar arası bir kuruluşun tabelasını görmüştüm ve büroya girip “yeni yayınlar var mı” diye sormuştum görevli kişiye. O da ülkeleri dünya lokasyonlarına göre sınıfladıkları raflarda çeşitli dillerde basılmış kitap, afiş, dergi ve broşürlerin içinden benim için Türkçe basılmış olanları aramıştı ve ortadoğu rafında bulduğu Türkçe dergileri bana uzattığında içimden bir ses “hayır, biz ortadoğu ülkesi değiliz” diye çığlık atmıştı……

Peki “ruhumun küçük kız yanı” ne yapıyor dersiniz??????

Aylardır içimdeki küçük kız suskun. Günlük basit şeyleri konuşmanın ayıp olacağı korkusundan hiç sesini çıkaramadı, küçük şeyleri dert etmedi, kafaya takmadı, sadece zaruri ihtiyaçlarını basit bir şekilde karşılamaya çalıştı. Bir satır bile yazmak içinden gelmedi, aklına yazacak gündelik ıvır zıvır düşünceler, şımarıklıklar gelmedi, gelemedi…..

Şu an ki küçük kız ve yetişkin durumum toptan olarak işte budur……

17 Ekim 2016 Pazartesi

İyilik Yap, Kafasına At, İzi Kalsın.....

 
 
 
 
 


"İyilik yap, denize at. Balık bilmezse halik bilir." derler ya.....

Üzüldüğüm, kırıldığım, ve sabrımın tükendiği zamanlarda  ben de diyorum ki, "iyilik yap kafasına at" ki bazı nankör balıklar inkar edemesinler......
Durup dururken nereden çıktı bu yapılan iyiliklerin peşine düşmek demeyin sakın....
Çevremizde bu kadar çok vefasız, ihanetçi, fesat, kötü kalpli insan olunca iyiliğe dayalı yaşam felsefemiz sık sık sarsıntılara maruz kalıyor.
Hangi yaşta ve deneyim sahibi olursak olalım, geçmiş tecrübelerden ders almamışçasına, farkında olmadan böyle kötü kalpli, kötü niyetli insanları hiç şüphe etmeden hayatımıza sokabiliyor hatta başrol bile verebiliyoruz. Geriye dönüp baktığımızda, aslında bardağın taştığı o ana kadar bir çok sinyal aldığımızı, yılanın sokmadan önce tısladığını da fark ediyoruz sonra.
Salaklığın ve basiretsizliğin dik alası olan bu halimize “iyi niyetim suistimal edildi” diyoruz özetle.



 
 


Sonra da  bu değmeyecek insanlar neden hayatımda diye günlerce figan feveran edip kendimizi yiyoruz......

Uygulayamayacağınız bir tavsiye; çevrenizdeki parazit ve saldırgan insanları hemen atın, temizlik yapın, çöp ev gibi gereksiz bir sürü kişiyi tıkıştırmayın biricik ve kıymetli hayatınıza.

Uygulanabilir bir tavsiye; panzehir olarak müziğe, felsefeye, edebiyata sarılın.

Doğru bildiğimiz yolda devam ederken uyanık olamasak ta filozof olma ihtimalimiz artar.....
Ne güzel????

İyi olmak, iyilik yapmak, iyimser olmak çaba sarf etmeden ve görece olarak daha kolay gerçekleştirilecek bir felsefe iken  büyük çoğunluğun zor olan kötü olmayı seçmesi çok anlamsız geliyor ama henüz tıp bu konuda yeterli bilimsel bir açıklama yapmamış olsa da galiba bu insanların kalplerinin kara olması DNA'larında olan bir gerçek.....  

 
 
 
 
 
 
 
Yine aklıma bir anekdot geldi.....

Vakti zamanında adamın biri, devesine binmiş çölde giderken susuzluktan dudakları kurumuş ve yerde perişan yatan bir yolcuya rastlamış. Yerde yatan adam “su ver” demiş inleyerek.....

Adam devesinden inmiş ve heybesindeki suyu ona vermiş. Kana kana su içen adam susuzluğunu giderdikten sonra hızla devenin sahibini itmiş ve deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.

Bu duruma hayret eden adam, hırsızın arkasından “hey yolcu, tamam deveyi al git ama bu olayı sakın başkalarına anlatma” diye seslenmiş.

Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklamış ve “neden” diye sormuş.

Devesini hırsıza kaptıran adam, vakur bir sesle “eğer bunu başkalarına anlatırsan bu her yerde duyulur ve insanlar bir daha çölde susuz kalmış birini gördüklerinde ona asla yardım etmezler.” demiş……

 
 
 

 

Vallahi bu satırları yazarken bile, o kadar çok kişi "aslında tanımlanmış iş alanımda olmayan konularda" yardım istedi ki ve ben yine onları mutlu etmek adına istediklerini yapmak için çaba sarfettim.

Gülüyorum ağlanacak halime. İçimden bir ses neden sen uğraşıyorsun böyle, sana kimse kılını kıpırdatmazken, sürekli yokuş yaparken diyor ve devam ediyor salak, salak, salak, salak yankılanıyor.....
 
Kıssadan hisse; İyilik yap, denize at. Balık bilmezse halik bilir......