15 Şubat 2018 Perşembe

Çatıya Nasıl Çıkılır

.
 
 
 
 
Bir varmış bir yokmuş, günlerden bir gün, üst düzey bir kurumun psikolojik sorunları olan bir personeli yönetim binasının çatısına çıkmış ve "şu kişi buraya gelmezse kendimi aşağıya atacağım" diye bağırmaya başlamış.

Herkesin yüreğini ağzına getirmiş. Neyse kısa sürede intihar girişiminde bulunan kişi ikna edilip sakinleştirilmiş ve aşağıya indirilmiş……

Kurumun oldukça otoriter yöneticisi, çatıya çıkan kişinin atlama ihtimali stresi ve güvenlik zaafiyetine sıfır toleransın öfkesi ile güvenlikten sorumlu en üst düzey personelini çağırmış ve "güvenliğin haberi olmadan bu kişi çatıya nasıl elini kolunu sallayarak çıkabilir" diye yüksek sesle bağırmış…. 
 
 

 
 
 
 
 
Güvenlikten sorumlu en üst düzey personel, telaşla "efendim, şöyle arz edeyim, zaten vahim olan durum bu” demiş. Çünkü “çatıya çıkan kişi” binanın girişindeki güvenlik masasına gelmiş ve “binanın çatısına nasıl çıkılır” diye sormuş. Güvenlik görevlisi de çatı katına beraber çıkıp çatıya açılan kilitli kapıyı açmış.

Ben bu olayı duyunca; Kurumun oldukça otoriter yöneticisinin yüzünün şeklini tahmin etmeye çalıştım ve çok güldüm. Güvenlikten sorumlu en üst düzey personel ile kişiyi çatıya çıkarıp kapının kilidini açan güvenlik görevlisine ne kadar fırça attığı ise efsanevi bir şekilde anlatılıyor.

Şaka bir yana güvenlik görevlilerinin bilgi, tutum ve davranış zaafiyeti açısından oldukça trajikomik bir hikaye…..

 

19 Ocak 2018 Cuma

Juno ile Jüpiter

.



 
 
Malumunuz gezegen isimleri, bilimsel bir anlamdan ziyade Roma ve Yunan mitolojilerinden esinlenerek koyulmuş.....

İçten dışa sırasıyla Güneş (Helios, Apollo) Merkür, Venüs, Dünya “Gaia” Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve 24 Ağustos 2006 tarihinde Uluslararası Astronomi Birliği tarafından gezegen olmaktan çıkarılarak cüce gezegenlere dahil edilen Pluton. Ay (Luna) başta olmak üzere gezegenlerin uyduları, Mars ile Jüpiter arasındaki asteroid kuşağındaki cüce gezegen Ceres. Hepsi de mitolojik karakterlerden birinin ismini taşıyor......

Gezegen isimleri ile başlayan alışkanlık keşif için gönderilen uzay aracı isimleri (Apollo serisi, Phoenix, Ulysses, Irıs, Juno) ile sürdürülüyor.....

“Juno ile Jüpiter” mitolojide sevgili oldukları için Jüpiter’e gönderilen uzay aracının ismi de JUNO olmuş doğal olarak….





  

Şüphesiz Türkler, Sümerler, Babilliler, Mısırlılar, Çinliler de tarih boyunca gökyüzünü keşfettikçe gördükleri nesnelere isimler vermişler.
Türkler Güneş’e Kün-Toyon demişler, gezegenlere (Gazanfer) sırasıyla;  Erdenay, Çolpan (Çoban Yıldızı), Yertinç, Kızıldız, Erendiz, Sekendiz, Altayhan, Talayhan.

Arapça ve Farsça’da ise Güneş’e “Afitap, Şems”, gezegenlere (Seyyare) sırasıyla; Utarid,  Zühre, Merih, Müşteri, Zuhal, Uranüs, Nebtün ve Ay'a  Mah, Kamer ismi verilmiş…..





   
Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn çıplak gözle görülebilen gezegenler olup en iyi gözlenebilenleri Venüs ve Mars.
Jüpiter; Venüs ve Mars gezegenlerine kıyasla daha uzun süre gözlenebilen bir gezegen. Kavuşum dönemi yaklaşık olarak 13 ay,  bu 13 ayın beş ayında geceleri, beş ayında gündüzleri daha net gözlemlenebiliyormuş.

Jüpiter’in  kaydedilen ilk gözlemi M.Ö.  sekiz bin yılında Babilliler tarafından yapılmış. Galileo ise 1610 yılında Jüpiter'in en büyük dört uydusunu (Io, Europa, Ganymede ve Callisto) keşfetmiş.....
 






Jüpiter’de; "bir gün” ekvatorda 9 saat 50 dakika, kutuplarda 9 saat 55 dakika, “bir yıl” yani “Güneş'in çevresinde bir tur atması” 4332 Dünya günü (yaklaşık 12 yıl) sürüyor ve Güneş'e uzaklığı 750 milyon kilometre, güneş ışığı Dünyamıza 8 dakika 20 saniyede, Jüpiter’e 43 dakikada ulaşıyor.




 


NASA (Uluslararası Uzay İstasyonu)  tarafından 2011 yılında fırlatılan insansız uzay aracı JUNO, “5 yıl süren” yolculuğun ardından Jüpiter'in yörüngesine 4 Temmuz 2016 girmiş.
Juno’nun Jüpiter’e yaklaştıkça devasa yerçekimi nedeniyle hızı artarak 240.000 kilometre/saat hıza ulaşmış ve insan yapımı en yüksek hıza ulaşan nesne unvanını almış.
Jüpiter yörüngesinde "Perijove 0" noktasına (uzay aracının Jüpiter'e en yakın olduğu nokta) yerleşen ve kamerası JunoCam ile elde ettiği görüntüleri belli aralıklarla paylaşan Juno’nun görevi bu yıl Şubat ayında bitecekmiş.
Görüntüler hayranlık verici güzellikte, nefes kesici, muhteşem, müthiş......
 
 
 


10 Ocak 2018 Çarşamba

Kibir İle Tezellül Arasında “Tevazu'da” Dengeyi Bulabilmek Kolay Mı?????

.

 

Geçen hafta çok değerli bir öğretim üyesinin emeklilik törenine katılmıştım. Böyle törenlerde adettendir, başta emekli olan kişi olmak üzere yakınları kürsüye çıkıp konuşma yaparlar. Özellikle uzun yıllar beraber çalışılan mesai arkadaşları geçmiş günlerden değişik anıları anlatırken bol bol emekli olan kişiyi öven cümleler kurarlar.....

Ama ne hikmetse, kürsüye çıkan herkesin anılarını paylaşırken konuşmalarını daha çok kendilerini öven cümlelerle süslemeleri dikkatimi çekti. Hangi düzeyde olursa olsun insanın önce kendini övmelere doyamadığını, tevazuda zorlandığını bir kez daha anladım.....

Oysa başta dinimiz olmak üzere bütün dinler, gurur ve kibri yasaklar, alçakgönüllü ve tevazu sahibi olmayı tavsiye eder insanlığa…..

Kibir, insanın kendisini olduğundan büyük görmesi, başkalarını ise kendinden küçük görerek gururlanması, tezellül ise kendini hor ve hakir görmesi, başkalarından aşağıda tutmasıdır. 

Mütevazı davranışlar, insanların birbiriyle anlaşmasına, destek olmasına ve birbirini sevmesine yardımcı olur. Kendini övmekten kaçınan, teşekkür etmeyi bilen, takdir cümleleri kurabilen, empati yapabilen, merhamet sahibi  “alçak gönüllü ve tevazu içindeki insanlar” huzur ve dinginlik hissederler.....   

Kibirli davranışın makbul olmadığı gibi mütezellil davranış ta pek makbul değil…..
Belki de Spinoza’nın dediği gibi  “Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır.”  


 
 
 
 
 
 

Kibir ile Tezellül arasında “Tevazu'da” dengeyi bulabilmek için Divan Edebiyatının büyük şairi Şeyh Galib’in dizelerini okuyup düşünelim…..
 
Ey dil ey dil neye bu rütbede pür-gamsın sen
Gerçi virane isen genç-i mutalsamsın sen
Secde-ferma-yi melek zat-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akdemsin sen
Ruhsun nefha-i cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesele-i ısi-i meryemsin sen

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.

 
 

22 Aralık 2017 Cuma

Kış Güneşi

.
 
 
 

Aralık ayının 21’i, en uzun gece, en kısa gün…..

Size de oluyor mu bilmiyorum,  mevsimsel olarak benim duygu durumum değişiklik gösteriyor, yaşama sevincim azalıyor güneşi az gördüğümüz kısa kış günlerinde.....
 

Adeta hafif bir anestezik koklamışçasına, duygusal olarak kış uykusu moduna geçiyorum. Üzerime bir rehavet hali, uyuşukluk çöküyor, kendimi yorgun hissediyorum, uyuma isteğim artıyor, mızmızlaşıyorum ve en önemlisi tipik bir yengeç olarak zaten alınganım, bu kısa günlerde alınganlığın dozunu artırıyorum…..
 
 
 


  
Güneş ışığının antidepresan etkisi var kesinlikle, vücudumuzu, içimizi, ruhumuzu ısıtıyor. Güneş ışığını sömürdüğümüz saatler azalınca serotonin hormonumuz düşüyor, melatonin hormonumuz ise artıyor..... 
Melatonin ışık etkisiyle baskılanan, uykuya dalmamızı sağlayan hormonumuz. Yaniiii, bu hallerimizin esbab-ı mucibesi…..

Peki ya günlerin iyice kısaldığı kuzey ülkelerinde yaşayanlar nasıl geçiriyorlar bu uzun upuzun geceleri. Ülke olarak şanslıyız yine de……



 

11 Aralık 2017 Pazartesi

Gönlü Açık Olanın Yolu da Açık Olur…..

.

 
 
 

Geçen ay yaptığım İstanbul seyahatinde, Nevizade sokakta Mirkelam konserine de gitmiştim. Salon gençlerle doluydu ve ben yakışıklı oğlumla çok keyifli bir akşam geçirmiştim.

Mirkelam'ın tüm şarkılarını bildiğimi sanırdım ama "Yollar" şarkısına dikkat etmemişim meğer. Şarkının müziği ve sözlerine bayıldım, ertesi hafta sonu İzmit'e  yaptığım otobüs yolculuğunda bu şarkıyı dinledim defalarca.....

Yukarıdaki fotoğrafı  tesadüfen yakalayınca, yol ve yolculuk hakkında düşünceler beni sardı ve yol hakkında söylenmiş sözleri araştırdım biraz......



 
 

Bir yol varsa hakikate varan, bir yolcu lazım kendini arayan. Bir hancı varsa yolcuları ağırlayan, bir aşk lazım yola koyduran. Mevlana

Uzun ince bir yoldayım. Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne haldeyim. Gidiyorum gündüz gece. Aşık Veysel

Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu. N.F.Kısakürek

Aynı yolu beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar, aslında bize sadece gidecekleri yere kadar eşlik ediyor. M. Twain

Eğer yürüdüğünüz yolda güçlük ve engel yoksa bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz. B.Shaw

Gideceğin yoldan eminsen, engeller dinlenme noktan olmaktan öteye gidemez. P. Coelho
 
Mutluluk, gidilen yolun üzerindedir, yolun sonunda değil. Yolun sonunda olsa, ona varıldığında yol bitmiş ve vakit de geçmiş olurdu. Mutlu olmanın zamanı ise bugündür, yarın değil. Mevlana
 
 
 

22 Kasım 2017 Çarşamba

İstanbul Zamanım Gelmiş….

.
 
 
 
 

Otuz küsur yıldır Ankara’da yaşamak kolay değil. İnsanı yoruyor....

İş yoğunluğunun sürekli koşuşturmaca temposu, bazen kasvetli bazen gergin gündem belli bir süre sonra beni en küçük bir olumsuzluğa dahi tahammül edemeyecek hale getirdiğinde, hoooop “ içinde deniz ve sanat olan bir şehire” kaçıyorum.

Kısacık bir tatil bile kendimi toparlayabilmemi sağlıyor. Özellikle de eşsiz güzellikteki İstanbul bana çok iyi geliyor…..

Geçen hafta iyice yoruldum, bitkinleştim sonra aklıma geldi birden ve “sakin ol, senin İstanbul zamanın gelmiş" dedim kendime. Nefesimi tuttum ve atladığım gibi soluğu Boğaz kenarında aldım….

Oh ki ne ohhhhhh….
 
 
 
 

 
 
İki gün içinde her dakikayı değerlendirme paniğimle, şekerci dükkanına girmiş çocuk gibi hissediyordum. Ankara’daki ağır hanımefendi formatından “kalbi anlamsız sevinçlerle dolu çocuk” formatına geçtim hemen.

Oğlum bana program hazırlamış, cumartesi sabahı kahvaltı için yeni keşfettiği yerlere götürüyor, ama ben bir şeyleri eksik hissediyorum ve galiba bir çocuk gibi bakışlarıma yansıtıyorum orayı benimsemediğimi, beni heyecanlandırmadığını. Çünkü benim gibi Ankara’dan gelen birinin İstanbul ziyareti mutlaka deniz kenarında olmalı. Kahvaltıyı hızlıca bitirip Boğaz’ı gören bir program yaptık….

Veeeee sanat zamanı. İlk durak Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesinde (SSM) , Çinli sanatçı Ai Weiwei’in  “Ai Weiwei Porselene Dair” sergisi….

 
 
 
 
 
 

Girişte Ai Weiwei önce sözleriyle karşılıyor bizi. “Hayat sanattır. Sanat hayat. İkisini hiçbir zaman ayırmam (Life is art. Art is life. I never separate them).


 
 
 
 
 
 
Ai Weiwei’in sergisinde ağırlıklı olarak olağanüstü etkileyicilikte porselen çalışmalarının yanı sıra duvar kâğıdı ve fotoğrafları da yer alıyor. Porselenlerin eşsiz güzelliği ve mesajlarının yanı sıra renklerinin canlılığı, pozitifliği de beni etkiliyor......

 
 
 
 
 
 
 
SSM’de her sergi sonrası olduğu gibi, güneşi batırana kadar müzenin terasında bir fincan kahve ve bir dilim kek eşliğinde Boğaz manzarasıyla büyülenme zamanıdır artık....
 
 
 
 
 
 
 

Şehri İstanbul’da sabah akşam günün her vaktinde etkinlik çok, vakit az….

Şansıma bir seramik sergisi daha var….

2001 yılında okuduğum Ayşe Kulin’in biyografik romanı sayesinde tanıdığım ilk Türk kadın seramik sanatçısı Füreya’nın sergisi. Sanatçının bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı retrospektif sergisiymiş. Hem de restorasyonu yeni tamamlanan Akaretler ‘deki Sıraevler’deki 1.500 m2’lik alana yayılan galeride.

 
 
 
 
 
 
 
Sergide Füreya’nın ürettiği seramiklerle beraber fotoğraflar, kişisel eşyalar ve aile bireylerine dair bilgi ve belgeler de sunuluyor. 2001 yılında Füreya’yı okuduktan sonra ailenin diğer üyelerinden Şirin Devrim’in  “Şakir Paşa Ailesi” ve Nermidil Ernel Binark’ın “Şakir Paşa Köşkü” kitaplarını da okumuş olduğum için aile üyelerini iyi tanıyorum, hiç yabancı gelmiyor gördüğüm fotoğraflar ve hikayeleri….  
 
 
 
 
 
 
 

Hafta sonu boyunca güzelliklerle kendimi besledim, doldurdum, yenilendim ve Ankara’ya döner dönmez Füreya’nın Ulus Anafartalar Çarşısının girişinde yer alan dev seramik duvar panosunu arayıp buldum. Daha önce onlarca kez önünden geçmiş olmama rağmen fark etmemenin utancıyla seyrettim ve dokundum uzun uzun.....

Fotoğraf çektiğimi gören, gelen geçen insanlar hayretle bakarken umarım dikkatlerini seramiklerin güzelliğine çekebilmişimdir diye diledim…….

Hayat sanattır. Sanat hayat…..
 
 

 


 

3 Kasım 2017 Cuma

What If You Slept

.


Bir adam rüyasında Cennet'e gitse ve ruhunun gerçekten Cennet'e gittiğinin işareti olsun diye ona bir çiçek verseler ve sonra adam uyandığında bir de baksa ki çiçek elinde.

Ee? Peki ya sonra? 
Yıllar önce okuduğum Masumiyet Müzesi'nin  önsözünde yazarın kızına ithafen yazdığı satırlarda yer alan Samuel Taylor Coleridge’in bu dizeleriyle Hayal Kahvem’in 30 Ekim 2017 tarihli blog yazısında karşılaşınca, iki yıl önce bir arkadaşımın anlattığı yaşanmış bir olay aklıma geldi (kesinlikle gerçek bir hikaye, kitabı okurken henüz gerçekleşmemişti).....

  
Kadim arkadaşım Birnur’un amcası ve ailesi yıllar önce ABD vatandaşı olmuş, New Haven Connecticut'a yerleşmişler. Çocukları orada eğitimlerini tamamlamış, işe girip hayata atılmışlar ve farklı milliyetlerden ABD vatandaşı olan kişilerle evlenmişler.

Aile farklı din, gelenek ve kültürlere karışınca amca ve yengenin dini duygularında biraz karışıklık olmuş galiba ama yine de merak ediyor olacaklar ki; bir gün sohbet ederken "eğer öteki dünya varsa ve hangimiz önce ölürse  kırmızı bir gül göndersin" demişler.....
Gel zaman git zaman amca  ölmüş ve defnedildikten iki gün sonra bu ilginç olay yaşanmış.....
Yaklaşık bir saatlik mesafedeki Jersey City, Newyork’ta yaşayan arkadaşları sürpriz yaparak hafta sonu “amcanın öldüğünden habersiz” onları ziyarete gelmişler.
Gelirken de hediye olarak bir demet papatya getirmişler, fakat demetin içinde "bir tane kırmızı gül varmış" ve bunu gören yenge düşüp bayılmış.....

1 Kasım 2017 Çarşamba

İnsan İlişkileri Karmaşıktır

.



Hiç dikkatinizi çekti mi bilmiyorum?????

Bazen çok sinirlenip, gıcık olduğunuz halde bir türlü etrafınızdan uzaklaştıramadığınız birisi olmuştur mutlaka. İyi davranmadığınız halde size hiç kızmaz, tersine sizi yüceltir hatta gözünüze girmek için türlü şaklabanlıklar yapabilir hiç gocunmadan.

Eşit ve iyi davrandığınızda  ise bir anda gözünde sıradanlaşabilirsiniz, değeriniz  düşebilir, hatta “pısırık”, “hiç kalıbının insanı değil” ya da “oturduğu yeri doldurmuyor” diye sizin arkanızdan atıp tutabilir. İnanın abartmıyorum......
Emir kipiyle konuşulmasından haz etmeyen, hatta direk söze “sen” diye başlayanlardan hemen soğuyan ben, şaşırırım böyle dengesizliklere.... 

Neden bulamam, anlam veremem bu gurursuz davranışlara…..

Şöyle bir durup düşünün, okulda, işyerinde, bulunduğunuz çevrede çok sayıda bu tür ilişki görebilirsiniz. Arkadaş, komşu, sevgili, eş, kardeş, ebeveyn evlat, amir çalışan, ast üst….
 
 
 




 
Önce aman bir terslik olmasın ile başlayan alttan alma, tepkisizlik, tahammül, katlanma, kabul edilmiş çaresizlik giderek ne ara Stockholm sendromuna dönüşür anlayamayız….

Bazı ilişkiler ezen-ezilen, köle-efendi ilişkisine dönüşebilir. Öyle ileri gider ve çığırından çıkar ki aşağılanmak bile onlara sunulmuş bir nimet olarak algılanır. Hani vardır ya daha çok kadın erkek ilişkisinde kabul edilmiş çaresizlik örneği “döver de, sever de” dilemması….
 
Acaba ben yaptım mı, hiç düştüm mü bu trajikomik durumlara diye düşünürüm sonra, belki de yapmışımdır?????
Laf aramızda, herkesin kişisel tarihinde ayarı, dozu, derecesi, yoğunluğu farklı da olsa eziklik yapılan (hadi daha kibar olayım "alttan alınan") ilişkileri olmuştur. Mutlaka vardır birkaç anımız.....
Hatırlamak bile istemeyiz, inkar eder utanır, ne salakmışım deriz içten içe….   

İnsan ilişkileri karmaşıktır, anlamak veya çözmek çok zordur. İnsanın değil başkasını, kendisini bile gerçek anlamda tanıması çok uzun ve tamamlanmayan bir süreçtir.

Bu yüzden diyorum ki selam olsun iletişiminde her daim zarif, saygılı, anlayışlı, şefkatli ve insan gibi davrananlara…..
 

17 Ekim 2017 Salı

Teyze Kazağı

.
 
 


Benim ergenliğimde annem dahil onun yaş gurubu teyzelerde M. marka kazak takıntısı vardı. Özellikle “günlere” giderken M. marka kazak giymek bir statü simgesiydi.  
Renk renk birbirine benzer modelde kazaklarla “annemin gününde” kurumlu kurumlu oturduklarını hatırlıyorum.   
Hatta iyi hatırlıyorum, çünkü çaylar içilip çeşit çeşit pasta börekler yendikten sonra mutlaka bana tansiyonlarını ölçtürürlerdi ve itinayla kazaklarının kollarını sıyırırlardı….. 

Mecburi hizmet yıllarımda aynı iş yerinde beraber çalıştığımız yeni evli doktor arkadaşım Ela’da bilmem kaç tane M. marka kazağı olduğuyla övünürdü.....  
Ben o yıllarda bekar olduğum için henüz 23 yaşında ve İzmir’li bir kızın M. marka teyze kazağı giymesiyle dalga geçerdim….

İtiraf ediyorum, annem, annemin “gün” arkadaşı teyzeler ve doktor arkadaşım Ela’nın etkisiyle olsa gerek yıllar sonra 30’lu yaşlarımın sonlarına doğru benimde M. marka teyze kazağım olmuştu....

M. marka teyze kazağı son yıllarda eski statüsünü kaybetti sanırım, çevremdeki hiç kimsede göremiyorum, üstelik hepimiz teyze yaşına ermiş durumdayız. Artık teyzeler daha modern giyinip gençlerle yarışıyorlar…..
 
 
 

 
 
 

Sabah sabah nereden aklıma geldi “Ela ve M. marka teyze kazağı”…..

Bugün giymek için S. marka kazağımı ütülerken hatırladım bu kazak statüsünü ve ironik bir gülümseme kapladı yüzümü.
 
Artık akranım teyzeler S. marka kazak tercih ediyorlar. Daha modern model ve renklerde olan S. marka, sadece kazak değil bluz ve fularda satıyor üstelik.
 
Bazen S. markanın cep telefonundan mesaj atarak haber verdiği ucuzluk günlerinde mağazalarında iğne atsanız yere düşmeyecek kalabalıklar oluyor….

Ben bu markanın dokusunun yumuşaklığını ve iki isimli markasının baş harflerini minik parlak taşlarla kol veya etek ucuna işlemesini beğeniyorum.

Teyze kazağında marka ile statü tutkusu, kuşaklar boyu  devam ediyor anlaşılan….

 Bu da böyle nostaljik bir yazı oldu işte......

 

16 Ekim 2017 Pazartesi

Öğrenmek İçin Her Yaş Güzeldir

.
 
 
 
 
 
Sadece kendimden sorumlu ve zorunlu olduğum “okul yıllarının” ardından bolca sorumluluk içeren “çocuk da yaparım kariyer de” süreci, gençliğin enerjisi, coşkusu ve hırsıyla adeta gözü kapalı bir şekilde dört nala hızla geçtikten sonra şöyle ağız tadıyla, seve isteye bir şeyler öğrenme yaşındayım artık…..

Mesleki kariyerime bir katkısı olacağı hesabı yapmadan ALES, YDS, Yökdil gibi bilumum sınavlara giriyorum ve bu yıl ikinci doktora programına başladım, bitirince kaç yaşımda olacağımı hiiiiiç düşünmeden….

Ayrıca bitirmem de gerekmiyor ki zaten…..

Benim için önemli olan, heyecanlandıran ve keyif verenin “öğrenci olabilmek, yeni bir şeyleri araştırmak” olduğunu keşfettim çünkü.

Çünkü hoşuma gidiyor öğrenci sıralarında oturup benden daha çok bilgi sahibi kişilerle konuşup tartışmak.

Çünkü bildiklerimin üzerine bir bilgi daha eklemek beni mutlu ediyor vs….

Çevremdekilerin “yine mi sınav, yine mi ders, yine mi kurs” tepkisi karşısında kendimi sorgulamam mı lazım diye bir an duraksadım, sonra bu soruyu bir de google’a sorayım bakayım dedim, “sürekli öğrenme duygusuyla dolanmak” acaba ne menem bir şeymiş diye….
 

 
 
 
 
 
 

Bir kere öğrenmenin yaşı yokmuş, Atalarımızın sözü!

Konfüçyus “Kişi her gün yeni eksiklerini bulup ortaya çıkarabiliyorsa ve her ay ustalaştığı konuları aklında tutabiliyorsa, onda öğrenme tutkusu vardır diyebiliriz,” Richard Bach “Kimse sizi öğrenmeye zorlamaz. Siz istediğinizde öğreneceksiniz,” Alfred Mercier “zevkle öğrendiğimizi, hiçbir zaman unutamayız,” George B. Shaw “deneyimden daha güçlü bir öğretmen yoktur; ama öğrenme isteği olmadıkça, deneyimden hiçbir şey öğrenilemez” demişler.
Bir Çin atasözü ise “öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir, ilerleyemediğiniz takdir de gerilersiniz,” diyor…….
 
Sevgili Peygamberimiz “ilim tahsil etmek kadın erkek her müslümana farzdır ve özlü bilgi müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alır” diye buyurmuşlardır.

Danimarkalı filozof Grundtvig, sadece bir meslek ya da kariyer amacıyla değil manevi tatmin için bireylerin yaşam boyu eğitime katılmaları gerektiğini savunmuş.

Milli Eğitim Bakanlığımızın da “Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü” var, ismine hayran olduğum….
 
Sonuç olarak “her yaşta eğitilebilir” ve “öğrenen” olabiliriz…..