9 Kasım 2015 Pazartesi

Çam Ağacı Dibinde Ot Bitmez mi……

 
 
 




Bizim oralarda; çam ağacı gibi dibinde ot bitmez derler, kimsenin elinden tutmayan bencil insanlara….
  


 
 
 
Oysa zor durumda olan birini kollamak, gözetmek, yardımcı olmak, gelişmesine, yetişmesine, ilerlemesine katkıda bulunmak ne güzeldir, ne keyiflidir.....

Ne faydalıdır hem meyva veren hem de altında güller, çiçekler yetişen elma ağacı olmak....
 
Veren el alan elden üstündür...

Gerçek mutluluk; İnsanın aldıklarında değil verdiklerinde gizlidir... (Mozart)
 
 
 
 
 
 
 
 
 

6 Kasım 2015 Cuma

Damak Zevki








Damak zevki yöresel, kültürel, etnik ne dersiniz bilmem ama öğrenilmiş bir zevktir genellikle….

Ülke veya şehir mutfakları; hiç şüphesiz coğrafya, dini kurallar ve tarihi birikim “kültür” ile şekillenir, öncelikle o coğrafyada, o yörede yetişen malzeme bolluğu ile ilişkilidir…..

Rahmetli babacığım,  memleketi Rize'den akrabalarının hediye olarak getirdikleri kıllı tulum içindeki kokulu peyniri, kuyruk yağıyla  yapılmış kara lahana çorbasını ve kavurmayı öyle iştahla ve severek yerdi ki......
Bu yöresel yemekleri bizimde severek yememizi isterdi ama ne mümkün, yememiz için önümüze konulan bir kaşık kadarını bile değil severek yemek ağzımıza almak istemezdik o zamanlar....
Yıllar geçtikçe belki meraktan, belki ön yargılı davranmama konusunda kendimi geliştirdiğim için belki de nostaljiden bazılarını severek yeme alışkanlığı kazandım. Sadece babamın etnik damak zevkini yansıtan yemekleri değil tayin, toplantı, tatil gibi nedenlerle  bir çok yerli veya yabancı yöreye yaptığım seyahatlerde değişik tadlarda yemekleri tatma ve evde deneme konusunda cesur oldum her zaman.....

Hamur işleri, pilav, peynir, her türlü ot yemeği, tatlı çeşitleri ve bazı deniz ürünlerini tereddütsüz yerken, ciğer, bumbar dolması, beyin salatası, darp, işkembe çorbası gibi sakatat yemeklerini yeme konusunda temkinli bir tavır içinde oldum genellikle. Benden başka tüm aile bireylerinin iştahla yiyip hemen tükettiği bu yemekleri  çok lezzetli bir şekilde yapan rahmetli kayınvalidemi üzmüş olabirim......

Birde herkesin çok severek yediği Trabzon hurmasının buruk ve kekremsi tadı hiç keyif vermedi bana.......
Ayyyyy ben de ne betermişim böyle, yazarken fark ettim ve biraz mahcup hissettim....


  




Benim de çok sevdiğim ve ayıptır söylemesi gayet güzel yaptığım yemekleri beğenmeyenler oluyor bazen. Eeeeee etme bulma dünyası.......
Japon komşumdan öğrendiğim ve sık sık yaptığım suşileri iştahla yiyenler olduğu gibi yemeye çekinenler de oluyor. Nereden öğrenmişlerse "içinde çiğ balık var, yemeyiz” dediklerinde ise suşinin içine koyduğum balığın (mezgitten hazırlanmış surumi) aslında buharda pişirilmiş olduğunu, "bunu yemek bizi bozar" diyenlere ise Japonların iyi insanlar olduğunu ve Türklerle tarih boyunca hiç bir sorunları olmadığını söyleyerek ikna etmeye çalışıyorum....







Aslında yeni tadlar keşfetmek, farklı kültürlerle tanışmak güzel bir şey ve herkesin damak zevki farklıdır, saygı duymak gerekir desek bile özellikle güneydoğu Asya ülkelerinin mutfakları başka bir dünyadan gelmiş gibi.....  
Çok ilginç, en yenmeyecek sandığımız, bazen iğrenç olarak nitelendireceğimiz, kokusundan hiç bahsetmeden görmeye, adını bile duymaya katlanamayacağımız, midemizi ayağa kaldıracak şeyleri lezzetle, keyifle, iştahla yiyorlar. Her türlü sinek, böcek, kertenkele, akrep, kurbağa, fare  file kadar her hayvanın larva, yumurta, kan tüm organlarını hatta kuş yuvasını bile………

Yukarıda fotoğrafta gördüğümüz, lağım gibi kokması nedeniyle havaalanlarına girişi yasaklanmış olan deniz kestanesi görünümlü "durian" isimli meyve var ki kokusunu duyanlar unutamıyor......
Bu durumda bize ancak “bizden uzak, size afiyet olsun” demek düşer…….
Ve..... olur da bu ülkelere seyahat edersek bavulumuzun bir köşesine peynir, zeytin, peksimet doldurmak şart olur…..

3 Kasım 2015 Salı

Ne İçindeyim Zamanın Ne de Büsbütün Dışında

 
  


 
Ne içindeyim zamanın
  Ne de büsbütün dışında,
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
  Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten
   Uçsuz, bucaksız değirmen,
İçim muradıma ermiş
   Abasız, postsuz bir derviş.

  Kökü bende bir sarmaşık
  Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
         Ortasında yüzmekteyim.
       
 
 
 
 
Çocukluğunda "bilim kurgunun babası" Jules Verne’in romanlarını  ezberlemiş, o günlerden  beri bilim kurgu meraklısı, Yapay Zeka (Artificial Intelligence) gibi filmleri  en az beş kez seyretmiş  benim gibi bir hayalcinin en sevdiği şiirin de Tanpınar ustanın bu şiirinin olması pek şaşırtıcı değil sanırım…..
 
 

23 Ekim 2015 Cuma

Buyrun Diyemeyen İnatçı Keçiler……







Bir köprüde karşılaşmış iki inatçı keçi
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay

Hep huysuzluk inatçılık bu keçilerin suçu
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay

Tam köprünün ortasında iki keçi toslaşmış
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay

İkisi de suya düşmüş bunu görenler şaşmış
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay






 


Bu şarkıyı iki yerde söylerim......

Trafikte birbirine yol vermeyip arıza çıkaranları görünce.....

Az sonra kırmızı ışıkta hep beraber beklerken çok gülerim onlara. (Böyleleri kırmızı ışıkta da beklemez diyenler olabilir ama Ankara'da hemen hemen tüm kavşaklarda trafik kamerası var.)

Ve..... indirimli satışlarda sepete tepilmiş giysilerin  içinden bir ürünü kenara koyup sepeti karıştırmaya devam eden kişinin  bir anlık dikkatsizliğinde kenara koyduğu ürünü bir başkası kaptığında.....

İki yetişkin insanın sanki dünyanın sonu gelmişçesine o saçma sapan şey için tartışmaya başladığı an......

Bu iki durumda, insanların düştükleri komik durumu algılayamamalarına çok şaşırırım….


 



 
Oysa buyrun demek çok mu zordur…..
Böyle tahammülsüz ve hemen agresifleşen insanların ebeveynleri, onları yetiştirirken "bak çocuğum gözüaçık ol, hakkını sakın kimseye kaptırma, ezik olma, senin elin armut mu topluyor" diye çemkirmişlerdir kesin.......
O çocuklar da şimdi bencil, sürekli her şeyi bağırarak kabadayılık yaparak elde edeceğini düşünen,  kavga etmeye hazır, hatta özellikle kavga etmeye yer aranan insanlar olmuşlar diye düşünüyorum.….

Buyrun diyebilmek, kaybettirmez kazandırır aslında, nezaketi, saygıyı, hoşgörüyü, güzel yaşama adabını, kendini iyi hissetme duygusunu…..
 
 
 

21 Ekim 2015 Çarşamba

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi

 
 


Gezi yazısı yazmayı pek beceremem ama Ülkemizde bir ilk olan muhteşem güzellikteki Konya Tropikal Kelebek Bahçesini görüpte yazmazsam olmaz diye düşündüm…..

Uzun yıllardan sonra geçen hafta bir konferans nedeniyle birkaç günlüğüne Konya’ya gitme fırsatım oldu. Mevlana türbesi ziyareti, nde çay molası tabii ki Konya klasiği…..
Ancak görmeyeli çok değişmiş ve güzelleşmiş Konya. Sille köyünün restore edilip turizme açılması çok isabetli olmuş. Konya'da yaşayanlar ve turistler sabah kahvaltısı mekanı olarak tercih ediyorlar genellikle....

Ama en en en güzeli “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” ziyaretiydi. Bu çok etkileyici ve inanılmaz güzellikteki alan 4 Temmuz 2015 tarihinde açılmış……
 
 


 
 
 
Dünyanın birçok ülkesinde çeşitli konseptlerde oluşturulan tropikal bahçelerden biri en gelişmiş teknoloji ile Ülkemizde gerçekleştirildi…..
 
Şehrin içinde adeta tropik orman havası yaşatmak amacıyla yağmur ormanı benzeri iklim oluşturulan kelebek şeklindeki bu mimari harikası yapının inşasında, ultraviyole (UV) ışıklarının maksimum absorbesini sağlayan her biri farklı ebatlarda 1.730 adet özel cam ve 700 ton çelik kullanılmış……

Kelebeklerin yaşayabilmeleri için oluşturulan iklim sıcaklığının yaz kış 26  (±1) derece ve nem oranının ise %80  (±5) olması gerekiyor. Bu camlar aynı zamanda kelebeklerin yönlerini bulabilmeleri için UV ışınlarının maximum oranda geçişini sağlıyor…..

Toplamda 7.600m2 kullanım alanına sahip yapının 3.500m2 gezi alanı gezinti yolları, yapay dağ, şelale ve köprülerden oluşuyor. Bahçede 98 çeşit 20 bin adet bitki bulunuyor…….


   

 

 
 
1.600m2 kelebek uçuş alanı ile Avrupa’nın en büyük kelebek uçuş alanına sahip ve içerisinde 15 farklı türde kelebeğin uçtuğu “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” Konya’nın en büyük parkı olan “Kelebekler Vadisi Parkı” içinde yer alıyor…..
 
 

 
 
 

Konya Tropikal Kelebek Bahçesine adım attığınız andan itibaren tüm stresinizi atabilir, kendinizi çok mutlu hissedebilirsiniz. Çünkü ortam kadar çalışanlar da müthişler. Bize gezimiz sırasında eşlik eden Biyolog Duygu hanım başta olma üzere  tüm personel güler yüzlü, enerjik, bilgili ve ziyaretçileri iyi hissettirmek için çaba gösteriyorlar……

Her bölümde kapsamlı bilgi veriliyor, bir tırtılın kelebek olup narin narin uçma aşamasına kadar her anının mucizevi hikayesini dinledikten sonra izleyip fotoğraflarını çekebiliyorsunuz…..
 

 
 
 
 

Doğal ve güzel peyzajlı park alanında tüneyen papağanlar, sürüngenler vitrini, 550malanlı Böcek Müzesi ve 800 m2’lik karma alanda ise lobi, ofisler, kafe ve alışveriş birimleri mevcut……

Ayrıca çocuklara bilim ve doğa sevgisi kazandırılması için sinema salonlarında film gösterileri var. En kısa zamanda 3D olanlarını, su ve duman püskürtülenlerini de bekliyoruz…………

 
 
 
 


Çok yıllar önce Amerika’da gördüğüm rainforest kafelerin; iklim, bitki ve hayvanlarla oluşturulan tropikal bahçelerine hayran olmuştum. Kat be kat güzellikteki “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” ülkem adına gurur verici bir yer gerçekten......

 

 
 
Ziyaretçilerini  büyülü atmosferiyle  bambaşka bir dünyada hissettiren  “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” eminim ki çok kısa sürede, tropikal bahçelerin en ünlülerinden olan Malezya’nın başkenti  Kuala Lumpur’daki “Göl Bahçeleri” (Perdana Botanical Gardens- Lake Gardens) ve Singapur Marinasında yer alan “Gardens by the Bay’a” rakip olacak….
 
 
 
 
 

Bu güzel bahçeyi herkesin gezip görmesini, başka ülkelere binlerce kilometre uçmadan hızlı trenle Konya’ya giderek tropikal iklimi ve dokuyu yaşamasını tavsiye ediyorum…..

 
 
 

15 Ekim 2015 Perşembe

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihati.....

 
  
 



Ömrünce nasihatimdir sana, kulağın aç dinle beni.

Cahil ile dost olma; ilim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez, üzülürsün.

Saygısızla dost olma; usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez, üzülürsün.

Aç gözlü ile dost olma; ikram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez, üzülürsün.

Görgüsüzle dost olma; yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez, üzülürsün.

Kibirliyle dost olma; hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez, üzülürsün.

Ukalayla dost olma; çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur, üzülürsün.

Namertle dost olma; mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez, üzülürsün.

 
İlim bil, irfan bil, söz bil.

İkram bil, kural bil, doymak bil.

Usul bil, adap bil, sınır bil.

Yol bil, yordam bil.

Hal bil, ahval bil, gönül bil.

 
Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Mert ol, yürekli ol.

Kimsenin umudunu kırma.

Sen seni bil, ömrünce bu yeter sana.

 
 

5 Ekim 2015 Pazartesi

Neden….






Gazeteleri okuduğumda veya bir haber bültenini izlediğimde dünyanın dört bir yanında yaşanan şiddet ve savaş olayları beni duygusal açıdan perişan ediyor, depresyonun dibine batırıyor. Ve soruyorum kendi kendime, insan ömrünün bu kadar sınırlı olmasına rağmen neden bu kadar hoyrat, zalim, acımasız oluyor bazıları….

Neden?

Bazı insanların genetik olarak yatkınlıkları mı var, “Natural Born Killers” filmindeki gibi katil mi doğuyorlar acaba?

Karısını bıçaklıyor, komşusuna tabanca çekiyor, zulmediyor, akıl almaz eziyetler yapıyor, yaşadığı sürece başkalarına acı çektirmekten, işkence etmekten, öldürmekten besleniyor, her dökülen kan, gözyaşı onun yaşama nedeni oluyor, kavga, terör, savaş…… 

Kardeşi Habil'i öldüren Kabil, insanlık tarihindeki  ilk katil “ilk kan akıtan” …..

O günden bu yana dünya tarihi, kişisel veya büyük kanlı savaşlarla dolu……

Tarih kitapları, binlerce savaşı, tuzağı, işkenceyi, esiri, köleyi, çekilen acıları, dökülen kanı ve hayatının baharında ölen binlerce gencecik insanı yazar. Ve hiçbir savaşın taktik, entrika ve stratejiler olmadan dövüşerek kazanılmadığını da…..







Tarih öncesi savaşların başlangıcı antropologlar ve tarihçiler arasında bir tartışma konusu…..

Avcı- toplayıcı ilk toplumlardan sonra tarımın ortaya çıkmasıyla bazı toplumlar tarımla uğraşmayı ve yerleşik olmayı tercih ederek farklılık oluşturmuşlar. Ağır kış koşullarında ve kıtlık zamanlarında avcı- toplayıcı olanlar, tarımla uğraşanların yerleşim alanlarına saldırarak belki de ilk düzenli savaşı başlatmışlar……


Dünyadaki ilk savaş olduğunda, paylaşılamayacak kadar uçsuz bucaksız geniş topraklar ve kaynaklar vardı oysa. Ama Natural Born Killers olan biri/birileri diğerinin  elindeki bir lokma, birkaç post, mağara veya şu anda bilemeyeceğimiz o zaman için değerli birkaç parça herhangi bir şey için diğerini/diğerlerini kahpece, hunharca öldürmüşler….

Edebiyat, müzik, sanat, bilim, uygarlık, medeniyet insanlığın eseri, ama sene 2015’te yine kan ve gözyaşı devam ediyor dünyanın her köşesinde…. 
Aslında hiçbir savaşın kazananı olamaz. Sarsılan insana/insanlığa ve uygarlığa güven duygusu, yitirilen genç insanlar, onların ailelerinin artık hiçbir zaman iyileşmeyecek ağır travma görmüş hayatlarının yanında kazanan kim olabilir ki……
Carl Von Clausewitz’in  savaşı deha, sanat ve bilim olarak niteleyen “Savaş Üzerine” isimli kitabını okuyunca gözüm korktu, ürperdim, umudum azaldı…..

Herşey Kuzey Yarımküre Odaklı.....



 




Yerküremizin uzaydaki duruşu göreceli aslında.....

Kuzey yarımkürenin üstte olduğuna dair herhangi bir kural veya kanıt var mı?

Sadece kuzey yarımkürede karaların daha geniş ve medeniyetlerin daha eski oluşundan dolayı olsa gerek Dünya haritasında kuzey yarımküre üst kısımda, güney yarımküre alt kısımda yer almakta.....


Peki tersi olsaydı, yani "güney yarımküre haritanın üst kısmında" kabul edilmiş olsaydı acaba bütün haritalar tersine mi kullanılırdı?

 




 
Peki güney yarımkürede yılbaşı yaz aylarına denk geldiği için "kış temalı yılbaşı aksesuvarları" ne kadar ilgi çekiyor, merak ediyorum......
Bu sorularıma cevap bulabilmek için benim güney yarı küreye seyahat etmem lazım.......
 

 
 
 

8 Eylül 2015 Salı

Dalgalan Sen de Şafaklar Gibi Ey Şanlı Hilal

 
 
 
 
 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

                           Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
                           Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
                           Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
                           Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.




 
 
 

4 Eylül 2015 Cuma

Eppur Si Muove*





Büyük şehrin stresinden, günlük yaşamın koşuşturmacasından  ve ışık kirliliğinden uzaklaşma fırsatım oldu bir süre…..

Dolayısıyla sıcaklığın hayli yüksek olduğu yaz gecelerinde,  sivrisineklerin ve yakarcaların ısırmalarına rağmen bahçede çimenlere uzanarak, “boş, ıssız, ışıksız dağları ve dumansız, bulutsuz, yıldızlarla dolu, muhteşem gözyüzünü” seyretme fırsatım oldu….

Gündüzleri de boş durmadım, internetten kuzey gökkürenin yıldızlarının ve güneş sistemimizdeki gezegenlerin yerlerini ve özelliklerini okuyup aynı gece onları bulmaya çalıştım….

Gökyüzünün sonsuzluğunda kayboldum, yıldızların kimbilir kaç ışık yılı uzaklıkta olduklarını düşünerek saatlerce onları seyrettim…

Nasıl dinlendirici, stresten arındırıcı bir terapi oldu benim için anlatamam….


Antik çağdan bu yana yüz yıllardır bir çok kişinin aynı gökyüzünü ve aynı yıldızları seyrettiklerini düşündüm…. 

 


 

Yıldızları parlaklıklarına göre sınıflandıran ve çok doğru yıldız haritaları yapan Hipparchus (M.Ö. 190 – M.Ö. 120),

Güneş’in, Ay’ın, gezegenlerin hareketlerini, mesafelerini, yörüngelerinin eğimini ve büyüklüklerini tartışan, takımyıldızları listeleyen Ptolemy “Batlamyus” (85 – 165),

Gezegenlerin hareketlerinin doğru bir çizelgesini yapan, birçok yıldızı adlandıran Nasiruddin Tusi (1201-1274),

Güneş merkezli evren modelini formülleştiren Kopernik (1473-1543),

Güneş sisteminde bulunan gezegenlerin hareketlerini matematiksel olarak açıklayan, gezegensel hareket ve çekim yasalarını bulan Kepler (1571 - 1630),

Gökyüzünü incelemek üzere ilk kez teleskop kullanan Güneş’in karanlık lekelerinin hareket ettiğini, Ay'ın kraterlerle dolu bir yüzeyi olduğunu ve Jüpiter’in dört büyük uydusunu keşfeden
Galileo (1564 –1642)…….. 
 

    



Ufkumuzu açan ve hayal gücümüzü zorlayan bu değerli insanlar; geceleri yıldızlar solup gün ağarıncaya kadar saatlerce evin dışında bir yerlerde gökyüzünü gözlemekten yorgun düşüp uykusuz kaldıkları için gündüzlerini uyuyarak geçiriyorlardı kuvvetle muhtemel…..

Bütün gün uyuyup diğer insanlar gibi normal işlerde çalışmadıkları (işten kaytardıkları) ve evin  rızkını  getiremedikleri için babalarından ya da eşlerinden fırça yiyorlar mıydı acaba??????????

 


* "Ama o dönüyor"