11 Kasım 2015 Çarşamba

Kendi Hayallerimizden Yola Çıkarak Çocuklarımıza Hedefler Koyma Yanılgısı


 



 
Çocuklarımızın geleceği ile ilgili hayallerimiz acımasız düzeyde zorlayıcı ve gerçeklerden uzak olmasın lütfen….
Onlar bizim canlarımız, onların bedensel, ruhsal ve sosyal sağlığı bize emanet edilmiş. Yavrularımızı iyi yetiştirmek için sevgi ve şefkat dolu güven ortamı sunmalı, şımartmadan değerli hissettirmeli, sorumluluğu paylaşarak hayata hazırlamaya çalışmalıyız……
Hayattan kendi beklentilerimizi, bulamadıklarımızı, yapamadıklarımızı, başaramadıklarımızı çocuklarımızdan beklememeli, onları mutsuz, kendini yetersiz hisseden, bizim hayallerimizi yerine getiremediği için mahcup ve bizden uzaklaşmak için fırsat kollayan bireyler haline getirmemeliyiz…..
Benim annem ve babam da daha ben küçücük bir çocukken önüme kocaman hedefler koymuşlar, benim için en uzun, yorucu (zaman zaman yıpratıcı) tahsili “mesleği” hayal etmişlerdi.....

Çocukluğumdan itibaren çalışkan ve sorumluluk sahibi olmam beklendi hep. Okul zamanı, bayramlar, yaz tatilinde bile ders çalışmaya zorlanırdım, ders çalışmadan geçirdiğim saatlerden vicdan azabı duymak zorunda bırakılırdım adeta….. 

En travmatiği ise başarılı olan başka çocuklarla karşılaştırılmaktı, oysa ben yarışmayı ve rekabeti hiç sevmiyordum, geriliyordum ve başaramayacağım diye paniğe kapılıyordum......


Bu rekabet ve yenilgi hissini oldukça derin biçimde yaşadığım bir anımı hatırladım şimdi.... Babamın iş arkadaşının kızı Gül özellikle matematikten her zaman 10 alırdı,  ilkokul ve ortaokul yıllarımızda ne zaman ailece görüşsek bizi yarıştırırlardı. Her zaman Gül daha başarılı olurdu, ben yarıştırılmaktan ve bu duruma aracılık yaptığı için matematikten nefret ederdim. Lise yıllarımızda babasının başka şehire tayini çıktığı için bu yarıştan kurtulmuştum…..

Hayatın garip bir tesadüfü olarak Gül ile aynı şehirde farklı fakültelerde tıp okuduk (tabii ki Gül'ün fakültesinin giriş puanı benim fakülteminkinden daha yüksekti) ve meslektaş olduk. Çocukluğumuzdaki yarışlarda yenik düşmenin ezikliğinden olsa gerek hayatım boyunca Gül'e (o şimdi profesör) karşı hep mesafeli oldum....
Yine aynı apartmanda oturduğumuz yaşıtlarımın, kuzenlerimin başarıları ile de karşılaştırıldığımı söylememe gerek var mı? (Kuzenler konusunu ayrıca yazacağım!)
 









Çocuklarımı yetiştirirken bu konuya çok özen gösterdim, onların iyi kalpli, mutlu, kendini değerli hisseden, saygılı, sevecen ve sorumluluk sahibi bireyler olmaları gelecekleriyle ilgili hedefleri kendilerinin koyabilmeleri için çaba harcadım......
Bu konuda kararlı olmama rağmen, sadece bir kez kendi hayalimden yola çıkarak hedef koyma girişimim olmuştu yanlışlıkla......
Çocukluğumdan beri bir müzik aleti çalabilmenin şahane ambiyansını hep hayal etmiş ve fırsat bulamamış, “başaramamıştım”. Büyük oğlum on yaşına geldiğinde onun için en iyi gitar dersi alabileceği hocayı araştırmış,  büyük zorluklarla ülkemizin en önemli gitar virtüözü Ahmet Kanneci’ye ulaşmayı başarmıştım, çok sağ olsun bizi kırmamıştı. Biz sekiz ay boyunca her hafta sonu çok mutlu bir şekilde hocanın stüdyosuna gittik. Oğlum gitar derslerinde başarılıydı ama hafta sonlarında futbol oynamak, koşmak, atlayıp zıplamak istiyordu ve bir gün “siz oğlum gitar çalıyor diye hava atacaksınız diye daha fazla bu ders eziyetine katlanmak istemiyorum” dedi. Bana kal geldi resmen…..
Ben ne yapıyorum dedim kendi kendime, çocuğumu istemediği bir şeyi yapmaya zorluyorum diye üzüldüm ve ısrar etmedim.......  
Bazen ailece deniz kenarında yürüyüş yaparken, etrafı neşeli insanlarla çevrilmiş gitar çalan bir genç gördüğümde oğluma o cümlesini hatırlatıyorum, gülümsüyoruz……. 

En güzel/en yakışıklı, en uyumlu, en çalışkan, en başarılı çocuğun ebeveyni olma kompleksinden vazgeçerek gerçekçi bir yaklaşımla evlatlarımızın yeteneğine, kapasitesine, ruh iklimine uygun,  hedefler belirlemelerine yardımcı olmak daha doğru ve akılcı olur diye düşünüyorum......

9 Kasım 2015 Pazartesi

Aklımıza Gelen “Ayıp/Yasak/Suç” Temalı Düşünceler….

 
 
 




Bazen hepimizin aklından saniyeden bile daha az bir an “şimşek çakar gibi “ ayıp/yasak/suç  sayılabilecek davranışları yapmak geçer, hemen kendimize gelir "nasıl böyle düşünürüm ya"  diye şaşırır ve “gerçekten yapabilir  miyim” korkusuyla ürpeririz....
Böyle suçlu düşünceler aklımıza neden gelir gider bilemiyorum, bunun cevabını bulmak psikiyatristlerin işi.....
Ben bir halk sağlıkçı olarak yakın çevremdeki gayet normal insanlara "aklınıza saniyeden bile daha az bir an olarak ve şimşek çakar gibi  hangi ayıp/yasak/suç  sayılan davranışları yapmak geliyor ve geçiyor" sorusunu sordum......



 
 
 
 

Cevapları ilginçliğine göre sıralıyorum....
- Saçma sapan, abuk subuk konuşan insanları susturmak için davranışta bulunmak (kes sesini demek, arkasına bile bakmadan orayı terketmek, elinin tersiyle ağzının ortasına çakmak)
- Kızdığımız insanların veya rakiplerimizin ölmesini dilemek
- Sevmediğimiz insanların başına kötü bir şey geldiğinde için için sevinmek
- Futbol fanatiklerinin yanında rakip takımın sloganını yüksek sesle söylemek
- Çok ciddi bir toplantıda kahkahalarla gülmek
- Daha kıdemli kişiye (yöneticiye) ismiyle hitap etmek
- Gözler önündeyken burun karıştırmak, kaşınmak veya dil çıkarmak
-Topluluk önünde konuşma yaparken sorularıyla iğnelemeye çalışanlara acımasızca  hadlerini bildirmek
- Yıllardır bilinip saklanan sırları ilan etmek (ispiyonculuk yapmak)
- Asansörde veya dolmuşta sadece bir kişiyle kalınca korkup kötü senaryolar yazmak
- Herkesin yağcılık yaptığı kişilere "dümdük" gerçekleri söylemek, kusurlarını sıralamak
- Alışveriş yaparken ödeme yapmadan birşeyler yemek
- Sinirlenince bardakları, tabakları yere atıp kırmak
- Mutfak balkonundan masa örtüsünü çırpmak
- Önemli bir toplantıdan aniden kaçmak, saklanmak
- Sinirlenince kibarlığı (hanımefendiliği) bir yana bırakıp bağırarak küfretmek
- Çiçek çalmak (özellikle fide, dal, yaprak)
- Teleferikte zıplamak
 
 
Not: Laf aramızda son dördü benimkiler.......
Sizde neler var, yazarsanız sevinirim...... 

 
 

 
 
 

Çam Ağacı Dibinde Ot Bitmez mi……

 
 
 




Bizim oralarda; çam ağacı gibi dibinde ot bitmez derler, kimsenin elinden tutmayan bencil insanlara….
  


 
 
 
Oysa zor durumda olan birini kollamak, gözetmek, yardımcı olmak, gelişmesine, yetişmesine, ilerlemesine katkıda bulunmak ne güzeldir, ne keyiflidir.....

Ne faydalıdır hem meyva veren hem de altında güller, çiçekler yetişen elma ağacı olmak....
 
Veren el alan elden üstündür...

Gerçek mutluluk; İnsanın aldıklarında değil verdiklerinde gizlidir... (Mozart)
 
 
 
 
 
 
 
 
 

6 Kasım 2015 Cuma

Damak Zevki








Damak zevki yöresel, kültürel, etnik ne dersiniz bilmem ama öğrenilmiş bir zevktir genellikle….

Ülke veya şehir mutfakları; hiç şüphesiz coğrafya, dini kurallar ve tarihi birikim “kültür” ile şekillenir, öncelikle o coğrafyada, o yörede yetişen malzeme bolluğu ile ilişkilidir…..

Rahmetli babacığım,  memleketi Rize'den akrabalarının hediye olarak getirdikleri kıllı tulum içindeki kokulu peyniri, kuyruk yağıyla  yapılmış kara lahana çorbasını ve kavurmayı öyle iştahla ve severek yerdi ki......
Bu yöresel yemekleri bizimde severek yememizi isterdi ama ne mümkün, yememiz için önümüze konulan bir kaşık kadarını bile değil severek yemek ağzımıza almak istemezdik o zamanlar....
Yıllar geçtikçe belki meraktan, belki ön yargılı davranmama konusunda kendimi geliştirdiğim için belki de nostaljiden bazılarını severek yeme alışkanlığı kazandım. Sadece babamın etnik damak zevkini yansıtan yemekleri değil tayin, toplantı, tatil gibi nedenlerle  bir çok yerli veya yabancı yöreye yaptığım seyahatlerde değişik tadlarda yemekleri tatma ve evde deneme konusunda cesur oldum her zaman.....

Hamur işleri, pilav, peynir, her türlü ot yemeği, tatlı çeşitleri ve bazı deniz ürünlerini tereddütsüz yerken, ciğer, bumbar dolması, beyin salatası, darp, işkembe çorbası gibi sakatat yemeklerini yeme konusunda temkinli bir tavır içinde oldum genellikle. Benden başka tüm aile bireylerinin iştahla yiyip hemen tükettiği bu yemekleri  çok lezzetli bir şekilde yapan rahmetli kayınvalidemi üzmüş olabirim......

Birde herkesin çok severek yediği Trabzon hurmasının buruk ve kekremsi tadı hiç keyif vermedi bana.......
Ayyyyy ben de ne betermişim böyle, yazarken fark ettim ve biraz mahcup hissettim....


  




Benim de çok sevdiğim ve ayıptır söylemesi gayet güzel yaptığım yemekleri beğenmeyenler oluyor bazen. Eeeeee etme bulma dünyası.......
Japon komşumdan öğrendiğim ve sık sık yaptığım suşileri iştahla yiyenler olduğu gibi yemeye çekinenler de oluyor. Nereden öğrenmişlerse "içinde çiğ balık var, yemeyiz” dediklerinde ise suşinin içine koyduğum balığın (mezgitten hazırlanmış surumi) aslında buharda pişirilmiş olduğunu, "bunu yemek bizi bozar" diyenlere ise Japonların iyi insanlar olduğunu ve Türklerle tarih boyunca hiç bir sorunları olmadığını söyleyerek ikna etmeye çalışıyorum....







Aslında yeni tadlar keşfetmek, farklı kültürlerle tanışmak güzel bir şey ve herkesin damak zevki farklıdır, saygı duymak gerekir desek bile özellikle güneydoğu Asya ülkelerinin mutfakları başka bir dünyadan gelmiş gibi.....  
Çok ilginç, en yenmeyecek sandığımız, bazen iğrenç olarak nitelendireceğimiz, kokusundan hiç bahsetmeden görmeye, adını bile duymaya katlanamayacağımız, midemizi ayağa kaldıracak şeyleri lezzetle, keyifle, iştahla yiyorlar. Her türlü sinek, böcek, kertenkele, akrep, kurbağa, fare  file kadar her hayvanın larva, yumurta, kan tüm organlarını hatta kuş yuvasını bile………

Yukarıda fotoğrafta gördüğümüz, lağım gibi kokması nedeniyle havaalanlarına girişi yasaklanmış olan deniz kestanesi görünümlü "durian" isimli meyve var ki kokusunu duyanlar unutamıyor......
Bu durumda bize ancak “bizden uzak, size afiyet olsun” demek düşer…….
Ve..... olur da bu ülkelere seyahat edersek bavulumuzun bir köşesine peynir, zeytin, peksimet doldurmak şart olur…..

3 Kasım 2015 Salı

Ne İçindeyim Zamanın Ne de Büsbütün Dışında

 
  


 
Ne içindeyim zamanın
  Ne de büsbütün dışında,
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmış akışında.

Bir garip rüya rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile
  Benim kadar hafif değil.

Başım sükutu öğüten
   Uçsuz, bucaksız değirmen,
İçim muradıma ermiş
   Abasız, postsuz bir derviş.

  Kökü bende bir sarmaşık
  Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
         Ortasında yüzmekteyim.
       
 
 
 
 
Çocukluğunda "bilim kurgunun babası" Jules Verne’in romanlarını  ezberlemiş, o günlerden  beri bilim kurgu meraklısı, Yapay Zeka (Artificial Intelligence) gibi filmleri  en az beş kez seyretmiş  benim gibi bir hayalcinin en sevdiği şiirin de Tanpınar ustanın bu şiirinin olması pek şaşırtıcı değil sanırım…..
 
 

23 Ekim 2015 Cuma

Buyrun Diyemeyen İnatçı Keçiler……







Bir köprüde karşılaşmış iki inatçı keçi
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay

Hep huysuzluk inatçılık bu keçilerin suçu
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay

Tam köprünün ortasında iki keçi toslaşmış
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay

İkisi de suya düşmüş bunu görenler şaşmış
Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay






 


Bu şarkıyı iki yerde söylerim......

Trafikte birbirine yol vermeyip arıza çıkaranları görünce.....

Az sonra kırmızı ışıkta hep beraber beklerken çok gülerim onlara. (Böyleleri kırmızı ışıkta da beklemez diyenler olabilir ama Ankara'da hemen hemen tüm kavşaklarda trafik kamerası var.)

Ve..... indirimli satışlarda sepete tepilmiş giysilerin  içinden bir ürünü kenara koyup sepeti karıştırmaya devam eden kişinin  bir anlık dikkatsizliğinde kenara koyduğu ürünü bir başkası kaptığında.....

İki yetişkin insanın sanki dünyanın sonu gelmişçesine o saçma sapan şey için tartışmaya başladığı an......

Bu iki durumda, insanların düştükleri komik durumu algılayamamalarına çok şaşırırım….


 



 
Oysa buyrun demek çok mu zordur…..
Böyle tahammülsüz ve hemen agresifleşen insanların ebeveynleri, onları yetiştirirken "bak çocuğum gözüaçık ol, hakkını sakın kimseye kaptırma, ezik olma, senin elin armut mu topluyor" diye çemkirmişlerdir kesin.......
O çocuklar da şimdi bencil, sürekli her şeyi bağırarak kabadayılık yaparak elde edeceğini düşünen,  kavga etmeye hazır, hatta özellikle kavga etmeye yer aranan insanlar olmuşlar diye düşünüyorum.….

Buyrun diyebilmek, kaybettirmez kazandırır aslında, nezaketi, saygıyı, hoşgörüyü, güzel yaşama adabını, kendini iyi hissetme duygusunu…..
 
 
 

21 Ekim 2015 Çarşamba

Konya Tropikal Kelebek Bahçesi

 
 


Gezi yazısı yazmayı pek beceremem ama Ülkemizde bir ilk olan muhteşem güzellikteki Konya Tropikal Kelebek Bahçesini görüpte yazmazsam olmaz diye düşündüm…..

Uzun yıllardan sonra geçen hafta bir konferans nedeniyle birkaç günlüğüne Konya’ya gitme fırsatım oldu. Mevlana türbesi ziyareti, nde çay molası tabii ki Konya klasiği…..
Ancak görmeyeli çok değişmiş ve güzelleşmiş Konya. Sille köyünün restore edilip turizme açılması çok isabetli olmuş. Konya'da yaşayanlar ve turistler sabah kahvaltısı mekanı olarak tercih ediyorlar genellikle....

Ama en en en güzeli “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” ziyaretiydi. Bu çok etkileyici ve inanılmaz güzellikteki alan 4 Temmuz 2015 tarihinde açılmış……
 
 


 
 
 
Dünyanın birçok ülkesinde çeşitli konseptlerde oluşturulan tropikal bahçelerden biri en gelişmiş teknoloji ile Ülkemizde gerçekleştirildi…..
 
Şehrin içinde adeta tropik orman havası yaşatmak amacıyla yağmur ormanı benzeri iklim oluşturulan kelebek şeklindeki bu mimari harikası yapının inşasında, ultraviyole (UV) ışıklarının maksimum absorbesini sağlayan her biri farklı ebatlarda 1.730 adet özel cam ve 700 ton çelik kullanılmış……

Kelebeklerin yaşayabilmeleri için oluşturulan iklim sıcaklığının yaz kış 26  (±1) derece ve nem oranının ise %80  (±5) olması gerekiyor. Bu camlar aynı zamanda kelebeklerin yönlerini bulabilmeleri için UV ışınlarının maximum oranda geçişini sağlıyor…..

Toplamda 7.600m2 kullanım alanına sahip yapının 3.500m2 gezi alanı gezinti yolları, yapay dağ, şelale ve köprülerden oluşuyor. Bahçede 98 çeşit 20 bin adet bitki bulunuyor…….


   

 

 
 
1.600m2 kelebek uçuş alanı ile Avrupa’nın en büyük kelebek uçuş alanına sahip ve içerisinde 15 farklı türde kelebeğin uçtuğu “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” Konya’nın en büyük parkı olan “Kelebekler Vadisi Parkı” içinde yer alıyor…..
 
 

 
 
 

Konya Tropikal Kelebek Bahçesine adım attığınız andan itibaren tüm stresinizi atabilir, kendinizi çok mutlu hissedebilirsiniz. Çünkü ortam kadar çalışanlar da müthişler. Bize gezimiz sırasında eşlik eden Biyolog Duygu hanım başta olma üzere  tüm personel güler yüzlü, enerjik, bilgili ve ziyaretçileri iyi hissettirmek için çaba gösteriyorlar……

Her bölümde kapsamlı bilgi veriliyor, bir tırtılın kelebek olup narin narin uçma aşamasına kadar her anının mucizevi hikayesini dinledikten sonra izleyip fotoğraflarını çekebiliyorsunuz…..
 

 
 
 
 

Doğal ve güzel peyzajlı park alanında tüneyen papağanlar, sürüngenler vitrini, 550m2 alanlı Böcek Müzesi ve 800 m2’lik karma alanda ise lobi, ofisler, kafe ve alışveriş birimleri mevcut……

Ayrıca çocuklara bilim ve doğa sevgisi kazandırılması için sinema salonlarında film gösterileri var. En kısa zamanda 3D olanlarını, su ve duman püskürtülenlerini de bekliyoruz…………

 
 
 
 


Çok yıllar önce Amerika’da gördüğüm rainforest kafelerin; iklim, bitki ve hayvanlarla oluşturulan tropikal bahçelerine hayran olmuştum. Kat be kat güzellikteki “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” ülkem adına gurur verici bir yer gerçekten......

 

 
 
Ziyaretçilerini  büyülü atmosferiyle  bambaşka bir dünyada hissettiren  “Konya Tropikal Kelebek Bahçesi” eminim ki çok kısa sürede, tropikal bahçelerin en ünlülerinden olan Malezya’nın başkenti  Kuala Lumpur’daki “Göl Bahçeleri” (Perdana Botanical Gardens- Lake Gardens) ve Singapur Marinasında yer alan “Gardens by the Bay’a” rakip olacak….
 
 
 
 
 

Bu güzel bahçeyi herkesin gezip görmesini, başka ülkelere binlerce kilometre uçmadan hızlı trenle Konya’ya giderek tropikal iklimi ve dokuyu yaşamasını tavsiye ediyorum…..

 
 
 

15 Ekim 2015 Perşembe

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihati.....

 
  
 



Ömrünce nasihatimdir sana, kulağın aç dinle beni.

Cahil ile dost olma; ilim bilmez, irfan bilmez, söz bilmez, üzülürsün.

Saygısızla dost olma; usul bilmez, adap bilmez, sınır bilmez, üzülürsün.

Aç gözlü ile dost olma; ikram bilmez, kural bilmez, doymak bilmez, üzülürsün.

Görgüsüzle dost olma; yol bilmez, yordam bilmez, kural bilmez, üzülürsün.

Kibirliyle dost olma; hal bilmez, ahval bilmez, gönül bilmez, üzülürsün.

Ukalayla dost olma; çok konuşur, boş konuşur, kem konuşur, üzülürsün.

Namertle dost olma; mertlik bilmez, yürek bilmez, dost bilmez, üzülürsün.

 
İlim bil, irfan bil, söz bil.

İkram bil, kural bil, doymak bil.

Usul bil, adap bil, sınır bil.

Yol bil, yordam bil.

Hal bil, ahval bil, gönül bil.

 
Çok konuşma, boş konuşma, kem konuşma.

Mert ol, yürekli ol.

Kimsenin umudunu kırma.

Sen seni bil, ömrünce bu yeter sana.

 
 

5 Ekim 2015 Pazartesi

Neden….






Gazeteleri okuduğumda veya bir haber bültenini izlediğimde dünyanın dört bir yanında yaşanan şiddet ve savaş olayları beni duygusal açıdan perişan ediyor, depresyonun dibine batırıyor. Ve soruyorum kendi kendime, insan ömrünün bu kadar sınırlı olmasına rağmen neden bu kadar hoyrat, zalim, acımasız oluyor bazıları….

Neden?

Bazı insanların genetik olarak yatkınlıkları mı var, “Natural Born Killers” filmindeki gibi katil mi doğuyorlar acaba?

Karısını bıçaklıyor, komşusuna tabanca çekiyor, zulmediyor, akıl almaz eziyetler yapıyor, yaşadığı sürece başkalarına acı çektirmekten, işkence etmekten, öldürmekten besleniyor, her dökülen kan, gözyaşı onun yaşama nedeni oluyor, kavga, terör, savaş…… 

Kardeşi Habil'i öldüren Kabil, insanlık tarihindeki  ilk katil “ilk kan akıtan” …..

O günden bu yana dünya tarihi, kişisel veya büyük kanlı savaşlarla dolu……

Tarih kitapları, binlerce savaşı, tuzağı, işkenceyi, esiri, köleyi, çekilen acıları, dökülen kanı ve hayatının baharında ölen binlerce gencecik insanı yazar. Ve hiçbir savaşın taktik, entrika ve stratejiler olmadan dövüşerek kazanılmadığını da…..







Tarih öncesi savaşların başlangıcı antropologlar ve tarihçiler arasında bir tartışma konusu…..

Avcı- toplayıcı ilk toplumlardan sonra tarımın ortaya çıkmasıyla bazı toplumlar tarımla uğraşmayı ve yerleşik olmayı tercih ederek farklılık oluşturmuşlar. Ağır kış koşullarında ve kıtlık zamanlarında avcı- toplayıcı olanlar, tarımla uğraşanların yerleşim alanlarına saldırarak belki de ilk düzenli savaşı başlatmışlar……


Dünyadaki ilk savaş olduğunda, paylaşılamayacak kadar uçsuz bucaksız geniş topraklar ve kaynaklar vardı oysa. Ama Natural Born Killers olan biri/birileri diğerinin  elindeki bir lokma, birkaç post, mağara veya şu anda bilemeyeceğimiz o zaman için değerli birkaç parça herhangi bir şey için diğerini/diğerlerini kahpece, hunharca öldürmüşler….

Edebiyat, müzik, sanat, bilim, uygarlık, medeniyet insanlığın eseri, ama sene 2015’te yine kan ve gözyaşı devam ediyor dünyanın her köşesinde…. 
Aslında hiçbir savaşın kazananı olamaz. Sarsılan insana/insanlığa ve uygarlığa güven duygusu, yitirilen genç insanlar, onların ailelerinin artık hiçbir zaman iyileşmeyecek ağır travma görmüş hayatlarının yanında kazanan kim olabilir ki……
Carl Von Clausewitz’in  savaşı deha, sanat ve bilim olarak niteleyen “Savaş Üzerine” isimli kitabını okuyunca gözüm korktu, ürperdim, umudum azaldı…..

Herşey Kuzey Yarımküre Odaklı.....



 




Yerküremizin uzaydaki duruşu göreceli aslında.....

Kuzey yarımkürenin üstte olduğuna dair herhangi bir kural veya kanıt var mı?

Sadece kuzey yarımkürede karaların daha geniş ve medeniyetlerin daha eski oluşundan dolayı olsa gerek Dünya haritasında kuzey yarımküre üst kısımda, güney yarımküre alt kısımda yer almakta.....


Peki tersi olsaydı, yani "güney yarımküre haritanın üst kısmında" kabul edilmiş olsaydı acaba bütün haritalar tersine mi kullanılırdı?

 




 
Peki güney yarımkürede yılbaşı yaz aylarına denk geldiği için "kış temalı yılbaşı aksesuvarları" ne kadar ilgi çekiyor, merak ediyorum......
Bu sorularıma cevap bulabilmek için benim güney yarı küreye seyahat etmem lazım.......
 

 
 
 

8 Eylül 2015 Salı

Dalgalan Sen de Şafaklar Gibi Ey Şanlı Hilal

 
 
 
 
 

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

                           Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
                           Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
                           Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
                           Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.