29 Temmuz 2015 Çarşamba

Atı Alan Üsküdar’ı Geçti; "Kız Kulesi Efsaneleri"





İki kıtayı kucaklaştıran ve birleştiren güzel İstanbul, aşkların, aşıkların kenti……
Ve İstanbul’u İstanbul yapan simgelerinden biri, dünyada eşi benzeri olmayan, 2500 yıllık gizemli bir tarihe sahip muhteşem “Kız Kulesi”…..
Yüzyıllar boyunca sevgililerin, manzarasına karşı aşklarını ölümsüzleştirdiği, romantizmin ilk akla gelen sembolü, geçmişten geleceğe, aşka dair bütün hayallere yol gösteren "güzeller güzeli  kız kulesini" gördüğüm ilk günden beri hep hayranlıktan ağzım bir karış açık ve başka bir boyuta geçerek seyrettim karda, buzda, yağmurda, çamurda, sıcakta……
2000 yılında restore edilerek mekân haline geldiğinde öyle çok sevinmiştim ki…..
İstanbul’da aşık olup evlendiğim adamla, bu kulede romantik bir akşam geçirmeyi hayal etmiştim o zamandan beri….
Ancak bugüne  kısmetmiş…..
Hiçbir bahane bu gecikmeyi hafifletmeyecek ama yıllardır Ankara’da yaşıyor olmanın etkisi, işler güçler, falan filan fişmekan derken bir türlü gerçekleştirememiştik bu hayalimi…..




 
 
 
 
Nihayet hayalim gerçekleşiyor.......
Çünküüüüüüü.....
Bebekliğinden bugünlere gelmesine sevgi ve gurur duyarak  tanık olduğum, çalışkan, başarılı, iyi kalpli, dünya güzeli bir genç kızın düğünü var bu hafta..….
Dilerim çok çok çok çok çok mutlu olsunlar……..







Hayallerimden bahsedip efsanesini anlatmazsam eğer Kız Kulesine ve yaşanan aşklara saygısızlık etmiş olurum....
Yüzyıllardır Kız Kulesi hakkında birçok efsane anlatılmış……
Ovidius (Hero ile Leandros) Efsanesi, Yılanlı Prenses Efsanesi, Battalgazi Efsanesi en meşhur olanları......
Bana göre en güzeli, “mutlu son” ile biten Battalgazi efsanesi.....
İstanbul'u kuşatmaya gelen Battal Gazi kuşatmadan bir sonuç alamayınca Kız Kulesinin önündeki kıyıya karargah kurmuş ve karargah yedi yıl burada kalmış...... 
Efsaneye göre, Battal Gazinin bu kadar uzun süre beklemesinin  esas nedeni, Üsküdar Tekfurunun kızına aşık olmasıymış..... Üsküdar Tekfuru, Battal Gaziden korkusuna kızını, hazineleri ile birlikte kuleye kapatmış. Şam seferinden sonra Üsküdar'a dönen Battal Gazi, kayık ile kuleye gitmiş ve hem sevdiği kızı, hem de hazineleri alarak Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmış......
"Atı alan Üsküdar'ı geçti" sözünün bu olaydan geldiği rivayet edilir…..
 
  
 
 



Adı ile müsemma, efsanelerdeki prenseslere atfen buraya “Kız Kulesi” ismi verilmiş zaten……..

Gidip havasını koklayacağım Kız Kulesinin, duvarlarına, taşlarına, toprağına dokunup yıllar önce yaşanan aşkları hissedeceğim….….    

                                            
                                 Geliyor Boğaziçi’nden doğru,
                              Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
                                   Mavi sular üstünde yine,
                                      Bembeyaz Kızkulesi.
                                
                                     “Ziya Osman Saba”



24 Temmuz 2015 Cuma

Sevdim mi Tam Severim, Sildim mi Tek Kalemde…...

 
 
 

 
Rol yapmayı pek beceremem, gözlerim, mimiklerim, jestlerim kısaca beden dilim duygularımı hemencecik ele verir....

Sabrım taştığında "sevdim mi tam severim, sildim mi tek kalemde" misali, bir türlü sevemediklerimi veya sevmekten vazgeçtiklerimi görmezden gelirim, yokmuş gibi davranırım…..

Ruh durumum hemen yüzüme yansır, gayet normal ve kibar davrandığım halde sadece pozitif enerji saçmayı durdurmam sebebiyle, daha önceki hallerime alışkın olan karşımdaki  hemen sorar, “neyin var?”
Bende kırgınlığın ve mevcut durumun  canıma tak etmesinin  verdiği savunma mekanizmasıyla  biraz pislik yapacağım ya, “yok bi şeyim” diye karşılık veririm....

Karşımdaki hatasının farkında ama pişkinlikle  "var, var" diye üsteler. Ben de “pozitif enerjim taze bitti” diye noktayı koyar, inadına sakin ve soğuk dururum……

Veee için için keyif alırım bu durumdan. Oh olsun, kıymetimi bilmeyene bundan sonra yağmurlu günde su vermeyeceğim diye bazen tuttuğum bazen tutamadığım kararlar alırım.....


 
 
 
 
Yıllar yıllar önce yaşadığım bir olay geldi aklıma….
Tıp fakültesi ikinci sınıftaydık sanırım, dersler nasıl çok, nasıl ağır anlatmaya kelimeler  yetmez…..

Sabah sekiz akşam altı arası derslik ve laboratuvarlarda günümüz  geçiyor, bi dolu yeni bilgi öğreniyoruz, akşamdan sonra da sabahlara kadar ders çalışıyoruz……

Bu derece yani.....

Bir sürü latince kelime ezberliyoruz, organların, hastalıkların, sendromların isimleri, bulguları, etiyolojileri vs.....
Laboratuvarlarda ise kadavralar, doku örnekleri,  tüpler, sıvılar ile öğrendiklerimizi görsel olarak algılıyoruz, pekiştiriyoruz …..

Böyleyken böyle…….

Gençliğimizi yaşayamadan sadece ve sadece çalışarak, öğrenerek geçen günler…..

Ailemden uzak bir şehirdeyim ve üniversitenin öğrenci yurdunda kalıyorum, bir odada dört kişiyiz ve tesadüfen o yıl ki oda arkadaşlarımla hepimiz aynı sınıftayız…..

Onları ders çalışmaya teşvik ediyorum, erken kalkıp hem ders çalışıyoruz hem de okula vaktinde gidiyoruz….

19 yaşın enerjisi var, yorulmak nedir bilmiyorum, ruhum da bedenimde kıpır kıpır hareket halinde. Hayata yetişebilmek, sorumluluklarımı yerine getirebilmek için koşturup duruyorum,  ayıptır söylemesi  biraz “tezcanlıyım”, ya da tıbbi tabiriyle “hiperaktifim” ….

Genciz ya, giyinip süslenme isteği damarlarımda dolaşıyor bir yandan.  Ve sabahın erken saatlerinde okula gitmeden önce "tıkır tıkır” hazırlık yapıyordum. Bu hazırlanma sürecindeki tıkır tıkır” yapma durumumdan odadakiler rahatsız olurlar  ve 10 dakika daha fazla uyuyabilmek için beni kıracak cümleler kurarlardı. Oysa sayemde erkenden uyanıp derse yetişebiliyorlardı……

Eeeeee bende ki sabır bir yere kadar. ….

Yine böyle homurdandıkları bir gün “görürsünüz siz yarın” dedim içimden…..

Ertesi sabah yine erkenden uyandım (belki de ders çalışmaktan hiç uyumadım?), bu sefer tıkırdamadan sessiiiiz sessiiiiiz hazırlandım ve zırnık gürültü yapmadan usulca odadan çıkıp okula gittim…..

Bizim hanımefendiler saat on buçuk civarında teşrif edebildiler okula….

“Niye bizi uyandırmadın” diye sordular utanmadan, "çok güzel uyuyordunuz, kıyamadım sizi rahatsız etmeye” dedim intikamın keyfiyle. Ancak o zaman anlayabildiler ve biraz kızgın, biraz derslerini almış şekilde kös kös yerlerine oturdular……

Bu bana da ders oldu, kıymetimi bilmeyenlere  bazen hadlerini bildirmem gerektiğini öğrendim….

Peki başarabildim mi?

Sabrım adamakıllı taştığında, çok bunaltıldığımda evet bildirdim hadlerini hak edenlere çok şükür….

 
 

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Ay'da Dolundünya Seyretmek İstiyorum......






Şu muhteşem güzellikteki tarihi görüntü, dün (15 Temmuz 2015 tarihinde) başta sosyal medya olmak üzere tüm yayın organlarında bize merhaba dedi......


New Horizons (Yeni Ufuklar) isimli nükleer güçle çalışan uzay sondasının, Pluton gezegenine gerçekleştirdiği en yakın uçuşu sırasında çektiği bu fotoğrafı; "Görkemli Pluton'dan Önizleme" başlığıyla, ABD Başkanı Barack Obama ise twitter hesabından "Pluton ilk ziyaretçisini kabul etti" mesajıyla paylaştı….


 



 

Güneş sistemindeki yolculuğuna 19 Ocak 2006'da Florida'daki Cape Canaveral uzay üssünden fırlatılarak başlayan New Horizons, fırlatıldıktan 9 yıl 6 ay sonra, saatte 49 bin 567 kilometre hızla, uzayda yaklaşık 4,8 milyar kilometre yolculuk yaparak "keşfedildiği 1930 yılından beri gizemini koruyan" Pluton'a 12 bin 472 kilometre yakın uçtu......
    





Neil Armstrong’un 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı yolculuk ile Aya ilk ayak bastığında söylediği;

          "İnsan için küçük, insanlık için dev bir adım"
          (That's one small step for [a] man, one giant leap for mankind)
 
sözlerinin üzerinden tam 46 yıl geçmiş..... 
Çocuktum, ufacıktım, radyodan bu haberleri heyecanla dinlemiştim. Günlerce "belki ben de birgün Ay'a gidebilirim" hayalleri kurmuştum.......

 





 
O zamanki teknoloji ile gidilen Ay’a bugünün teknolojisi ile haftalık turlar düzenlenmesi, Ay istasyonları ve üsleri filan kurulması gerekirdi aslında……
Özellikle büyüleyici güzellikte süper dolunay olduğu akşamlarda, Ay’a gidip dolundünya seyredebilme hayallerine dalıyorum……


Belki bir kaç yıl sonra olabilir, fakat beni "yaşınız uygun değil" diye kabul etmezlerse çok bozulurum ama....
 

14 Temmuz 2015 Salı

Bir Zamanlar Fakir Ama Gururlu Bir Genç Vardı……

 
 




Kitap satın almak için dolaşırken “Her Piyon Potansiyel Bir Vezirdir” isimli kitap dikkatimi çekti, yazarı satranç ustası Bruce Pandolfini….

Bu başlık beni bir anda yıllar öncesine götürdü…..

Bir arkadaşım vardı, o genç yaşında yükselme hırsı,  sınıf atlama çabasıyla kavrulurdu.  Akranları gibi yaşının verdiği heyecana kapılmaz, anlık kararlar almazdı, herhangi bir hareketi yapmadan önce enine boyuna iyice düşünürdü.......

Eleştiren olduğunda “ben satranç oynuyorum, attığım her adımda en az on hamle sonrasını düşünüyorum, hedeflediğim yere ulaşmak için planlarımı yaptım ve hayatımı bu şekilde yaşıyorum” derdi……

 

 






Satranç…..  

İlkokul 4. sınıfta adını duyduğum, bir hevesle babama aldırdığım, ancak taşların ve birkaç oyunun ismini bilmekten öteye gidemediğim, yarısı siyah, yarısı beyaz renkli, toplam 64 kareden oluşan bir alan üzerinde, 16'sı beyaz, 16'sı da siyah toplam 32 taş ile oynanan bir zeka oyunu.

Hatırlarsınız eminim..... Garry Kasparov, Anatoly Karpov gibi efsanevi dünya şampiyonlarının günlerce süren inanılmaz karşılaşmalarını basından takip ederdik 90’lı yılların başında…...

Oyunun amacı rakip şahı mat etmek…..

Ama nadiren de olsa oyunun berabere bittiği de olabiliyor…...

Bu düşüncelerle “Her Piyon Potansiyel Bir Vezirdir” kitabını alıp hızla göz gezdirmeye başladım…..

Satranç kurallarından yola çıkarak, kariyer yapmanın ipuçlarının anlatıldığı bu kitaptan çıkardığım sonuç; Sadece 1 puan olan "Piyon" gibi küçük bir rolle hayata başlayan birisinin bile doğru bir strateji ile bulunduğu hattın son karesine vardığında  “Piyon Terfisi” yapabileceği  yani  9 puanlık "Vezir" olabileceği hatta "Şah Mat" diyebileceği ….. (kale 5 puan, at ve fil 3'er puan)

Bu kitabı kariyerinin başındaki gençler mutlaka okumalı, ama daha önemlisi satrançta öğrenmeliler…..

Arkadaşım mı ne oldu…..

Ömrü boyunca hep stratejik düşünerek,  ileriyi görerek yaşadı, her zaman analizci yaklaşımla planını sağlam yaparak yürümeyi tercih etti……

Başardı mı peki?
 
Eeee herhalde…..

 

9 Temmuz 2015 Perşembe

Kimlere Saygı Duyuyorum....…





- Canım anneme,

- İhtiyacım olduğunda meşgul olduğu her şeyi bırakıp yanımda olanlara,

- Hayatın getirdiği olumsuz koşullara rağmen umutlu ve enerjisi yüksek olanlara,

- Küçük mutlulukları keşfedebilenlere,

- Karşısındaki insanın gözlerine içtenlikle bakıp dinleyenlere,

- İnançlı, sabırlı, tevekkül ve şükür sahibi insanlara,

- Merhametli, koruyucu, kollayıcı olanlara,

- Günaydın, teşekkür ederim, lütfen sözcüklerini günlük yaşamında sıkça kullananlara,

- Edebiyat, müzik, resim, tiyatro, opera, sinema…. kısaca sanatseverlere,

- Engin bir kültüre sahip olanlara ve bunu yerinde kullanabilenlere,

- Yemek yapmayı ve ikram etmeyi sevenlere,

- Özgüveni başkalarını rahatsız etmeyecek düzeyde olanlara,

- Kendisiyle övünmeyenlere,

- Eksik yönlerini itiraf edebilenlere,

- Sorunlarıyla dalga geçebilenlere,

- Mesleki yaşamdaki rolünün getirdiği ayrıcalıkları önemsemeyenlere, 

- Muktedir iken ezmeyenlere, erksiz iken ezik olmayanlara,

- İstikrarlı ve olumlu duruş sergileyenlere,

- Kriz anında soğukkanlılığını koruyarak yapılması gerekeni yapabilenlere,

- Gözlerinin içi gülenlere,

- Yaşama sevinci duyanlara,

- Yapmacık olmayanlara,

- Gerektiğinde özür dileyebilenlere, gönül alabilenlere,

- Sadece kendisinin değil başkalarının çocuklarına da sevgi, anlayış ve hoşgörülü

  davranabilenlere,

- Bitkileri, hayvanları sevenlere ve sadece sevmekle kalmayıp ilgilenenlere,

- Başkaları acı çekerken keyif almayanlara, bilakis empati yapıp hassasiyetle
 
  yaklaşanlara, gerekiyorsa yardıma koşanlara,

Uzun lafın kısası insan gibi insan olanlara…….

Hem saygı duyuyorum, hem de değer veriyorum……..


7 Temmuz 2015 Salı

Kimlere Çok Gülüyorum.......

(Müstehzi bir şekilde: alaycı, kinayeli bir biçimde)





- Söylediği palavralara kendisi de inananlara "sen neymişsin be abi/ablalara"

- Kendi açtığı kuyuya düşenlere

- Güçlü iken ceberrut (acımasız, merhametsiz) olup, güçten düşünce  mazlumu oynayanlara, sevgi ve merhamet bekleyenlere

- Üç kuruşluk çıkar uğruna yalakalık yapanlara

- Baaayan diyen erkeklere

- Yanında eşi veya kız/erkek arkadaşı varken radarları açık olanlara

- Pastaları, börekleri lüplerken çaya tadlandırıcı koyan teyzelere

- Gösteriş için yapılan davranışlara;

            - 25 cm topuklu ve dar ayakkabı ile acı çekerken iyiyim rolü yapanlara
               (aksi fizyolojik olarak mümkün değil çünkü)
           

            - Abartılı bir şekilde yaşından genç giyinenlere
               (misal: mini etekli nineler ile uzun saçlı dedeler gibi......)
           

            -  Gittikleri yerin tadını çıkarmak yerine selfie ve sosyal medya işini abartanlara
           

            - Hava atmanın hayatın kendisinden önemli olduğunu zannedenlere                      
              "mazrufa değil zarfa bakanlara"
           

            - Afralı, tafralılara
 
- Çok eğitim alıp, çoooook kitap okuyup zerre-i miskal yaşamına yansıtamayanlara

- Yaptıkları terbiyesizlikleri görmezden geldiğim için beni salak zanneden küçük beyinlilere

- Ama en içten olarak; bazen çocuk, bazen olgun, bazen kırgın ve küskün, bazen çılgın, bazen çok bilmiş, bazen kandırılmış (salak yerine konmuş) hallerime.......

Çok ama çooooooook gülüyorum.....

 

 

2 Temmuz 2015 Perşembe

Bugün Benim Doğum Günüm, Babaannemin Öldüğü Yaştayım…..



 
 


Bugün benim doğum günüm.....
Ne ilginç bir tesadüf ki, dün gece çok çay içmemin yan etkisi olarak uykum kaçınca sosyal medyada gezinirken saat 01.30'da (yani bugün) 85 yaşındaki amcamın facebook sayfasında; ismini birinci ismim olarak taşıdığım babaannemin fotoğrafını hayatımda ilk defa gördüm ve tahmin edemeyeceğim kadar çok etkilendim……

Ben doğmadan yıllar yıllar önce genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiş olan babaannemin herhangi bir fotoğrafı babamda yoktu kesinlikle.. Çünkü benim çocukluğumda fotoğraf albümü bakmak güzel bir sosyal aktiviteydi ve ben aile albümündeki fotoğrafların hepsini ve kişilerin hayat hikayelerini tek tek bilirdim.......


Eskiden fotoğraf çektirmek şimdi ki gibi kolay değildi, çok zengin ve meraklı kişilerin fotoğraf makinesi olurdu ancak. İnsanlar genellikle özel günlerinde veya senede bir iki defa fotoğrafçıya (sonraki yıllarda stüdyoya) giderek fotoğraf çektirirlerdi....

Bu nedenle babaannemin de hiç fotoğrafı çekilmemiştir diye düşünmüş ve hayatının zor sınavlarla geçtiği anlatılan babaannemi hep merak etmiştim……

Bu fotoğraf çok kıymetli benim için......

İlk göz ağrısı evladı olan babacığımın üniversiteyi bitirip memur olduğunda çekildiğini tahmin ettiğim bu çok kıymetli fotoğrafı; dikkatle, saygıyla, sevgiyle uzun uzun inceledim ve ismini taşıdığım babaanneme fiziksel olarak ta benzediğimi fark ettim……
İnşallah kaderim ve ömrüm benzemez babaanneciğime……
Babacığımı da kaybedeli çok yıllar oldu, ana  oğul kavuşmuşlardır …..
Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun…….




30 Haziran 2015 Salı

Küçük Yardımların Büyük Etkileri....

 
 



Bırakın bazen yakınlarınız size küçük yardımlar yapsın.....
İzin verin, hayatınızın akışında onların da minik dokunuşları olsun....
Bu minik katkılar bazen çok işe yarar, gözünüzde çığ gibi büyüyen, aşmakta zorlanacağınız sorunlar hemencecik sorun olmaktan çıkıverir.....
Geçen ay yazdığım “Misafir Ol Gel Bana” yazımın fotoğraflarında görülen cupcake’leri yaparken sevgili İzmirli ve iki genç arkadaşım yardım etmişlerdi sağolsunlar. Onlar için eğlenceli (mi acaba?) bir deneyim olmuştu, benim de gözümde büyüyen süsleme işlemi çok kısa sürede gerçekleşmişti…..
Bu tür sömürüden uzak, samimi küçük yardımların faydası ve  moral motivasyon açısından etkisi tahminimizden çok oluyor kesinlikle….. Sizin yorgunluktan ve telaştan gergin olduğunuz anlarda ilk yardım gibi hayat kurtarıcı oluyor…. Diğer bir faydası da kişiler arası iletişimi ve güven duygusunu geliştiriyor…..
  
 


 
Özellikle yeni annelerin böyle küçük yardımlara acil ihtiyacı var....
Ben ilk bebeğimi kucağıma aldığımda ne yapacağımı bilememiştim, üstelik 26 yaşında ve üç yıllık hekimdim....
Bebeğimi emzirmeyi, giydirmeyi, yıkamayı bilememiş, becerememiştim.  Ağlayarak ve panikle annemin gelmesini beklemiştim......
Bazı şeyler sadece okuyarak öğrenilmiyor, zor durumlarda sakin olabilmek ve başarabilmek için tecrübe aktarımı, moral desteği,  güven duygusu gibi ihtiyaçlarımız oluyor......

Karşılıklı sorumluluk yaklaşımıyla kurulan iki kişilik hayatlara ansızın gelen “dünya tatlısı bebeğin” ihtiyaçlarının karşılanma telaşı;  yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin genç anneleri bebeklerine karşı garip bir duygu çıkmazına sokuyor.....
Bir yandan kendine hiç vakit ayıramama mutsuzluğu, verilemeyen kilolar, ara verilen kariyere ve eski sakin yaşama bir daha dönememe korkusu da eklenince biraz öfke, ardından vicdan azabı sonra yoğun ve bağımlı bir sevgi patlaması.......
Kısaca lohusalık sendromu diyoruz bu duruma....

 
 
 




Eskiden ailelerle yakın mesafelerdeki evlerde oturulurdu ve böyle anlarda birileri yardım ederdi. Ve yarım saatlik yardım bile bazen depresyon savıcı bir rol üstlenirdi….
Şimdi çekirdek aile zamanı….Genellikle iş ve okuldan arkadaşların dışında hiç kimseyle iletişim kurmadan, oturduğu apartmanda hiç kimseyle komşuluk yapmadan çevreden yalın bir şekilde yaşamanın sonucu olarak insanlar birbirlerinden küçük ama çok değerli yardımları alamadan yaşama mücadelesi veriyor.....
Oysa bazı akşamlar bebeğimizi güvenilir bir yakınımıza emanet edip sinemaya, tiyatroya, yemeğe gitmeye veya gün içinde spor yapmaya bazen de yalnız kalmaya ihtiyacımız var….
Bu tür aktiviteler kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlar….
Sevdiğimiz ve güvendiğimiz insanlardan onların gönüllerini hoş tutarak yardım isteyebiliriz aslında.....
Güleryüzlü olduktan sonra fazla çekinmenize de gerek yok….
Çünkü onlar da minnacık dünyalar güzeli bir bebekle vakit geçirerek mutlu olurlar, yenilenirler, canlanırlar….
Bırakın bazen yakınlarınız size küçük yardımlar yapsın.....
İzin verin, hayatınızın akışında onların da minik dokunuşları olsun....
 
 

26 Haziran 2015 Cuma

Bebek Ağladığı Kadar Bebektir…..


 



Minicik bir bebekle yolculuk yapmak hiç kolay değildir, hatta oldukça zordur……  
Suyu, maması, bezi, giysileri, yastığı, örtüsü, acil ilaçları, oyuncakları derken büyük bir çanta ve bavul ona hazırlanır….. Yolculuk sırasında yanınıza aldığınız çanta, tıklım tıkış her birinden birer ikişer doludur, ama içindekiler yol boyunca her zamankinden daha çabuk tükenir…..
Özellikle otobüs, tren, uçak gibi kalabalık ve gürültülü bir ulaşım aracıyla yolculuk yapıyorsanız eğer bebeğiniz bazen en başından itibaren bazen de bir süre sonra sıkıldığı için gittikçe dozu artan bir şekilde huzursuzlanır......
Adeta isyan eder, her türlü ilgiyi gösterseniz, ihtiyacını karşılasanız dahi bilemediğiniz, dolayısıyla çözemediğiniz bir nedenden ötürü bir süre sonra cıyak cıyak ağlamaya başlayınca siz de ne yapacağınızı şaşırırsınız…..
Çocuklarımın bebekliğinde yolculuk yaparken huzursuzlanıp ağladıkları zaman benim de elim ayağım birbirine dolanırdı....
Bebeğim niye ağlıyor, karnımı aç, bi yerimi ağrıyor acaba, ne sıkıntısı var, ben ne yapabilirim diye paniğe kapılırdım....
Bazen ne yapsam susturamazdım, çaresizce “daha ne yapabilirim acaba” diye çevreme baktığımda diğer insanların sert ve acımasız bakışlarından bebeğimin ağlama sesinden rahatsız olduklarını, susturmayı beceremediğim için adeta beni suçladıklarını hissederdim.
Hissetmek ne kelime, bazılarının yüksek volümlü cık cık seslerini duyardım.....
Eminim ki o cık cık yapıp, ters bakış atanlar da bir zamanlar bebekle yolculuk yapmışlardı.....
Balık hafızalarından olsa gerek, o günleri unutmuşlar ve sizi beceriksizliğinden bebeğinin “on/off tuşunu” bulamayan anne olarak suçlar hale gelmişlerdi ne yazık ki..... 

 




 
Benim bebeklerim kocaman oldular çok şükür.......
Ama ne yolculuk yaparken ne de tatilde, bebek ağlamasından veya çocuk sesinden asla rahatsız olmuyorum.....
Ağlayan bebeğin annesine yardıma ihtiyacı olup olmadığını soruyorum, sakin olmasını derin bir nefes almasını tavsiye edip rahatlatmaya çalışıyorum. Oyun oynayan çocukları şefkat ve keyifle seyrediyor,  kuş cıvıltısı gibi neşeli seslerini dinliyorum. Arada laf atıp sohbet etmeye çalışıyorum.....
Sadece kavga ettiklerinde ve birbirlerini hırpaladıklarında müdahale ediyorum, "hıııı ayıp ayıp" diyorum....
Evimiz 2. katta ve yatak odamızın penceresi sitenin çocuk parkı ve spor sahasına bakıyor. Yaz geceleri geç saatlere kadar eğlenen çocuk sesleri arasında huzurla derin uykuya dalıyorum.....
Bana göre bebek sesi ve çocuk sesi umudun, neşenin, geleceğin sesi…..

Can Yücel usta, “Her Şey Sende Gizli” şiirinde der ki;
Çiçek sulandığı kadar güzeldir, 
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli, 
Bebek ağladığı kadar bebektir. 
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, 
Sevdiğin kadar sevilirsin...... 


 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Kalbin Oruç Tutması; “Havasül Havasın Orucu”







Oruç ibadetini yerine getirdiğimiz mübarek Ramazan ayındayız. Ramazan ayı, Kur'an'-ı Kerim’in indirildiği ay ve Bakara Suresi’nin 183, 184, 185 ve 187. ayetlerinde oruçla ilgili tüm bilgiler verilmiş.

Ramazan’ın kelime anlamı; Arapça (R-M-D) kökünden gelen "Ramad" güneşin sıcaklığının şiddetinden taşların yanıp kavrulması (kuru sıcak), "Ramdâ" ise yaz sonunda yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur anlamını içermektedir. Ramazan ayı, “sıcağın arttığı ay” ve “yazın ardından güz yağmurlarının başladığı ay” …. Manevi olarak her tür aç gözlülüğün, ihtirasın, öfkenin sıcaklığının dinip yerini serinleten yağmura bırakmasını temsil ediyor….. Eğer kötü duygu ve davranışlara karşı kendimizi tutarsak, ardından vicdanımızı rahatlatan, ruhumuzu serinleten, huzura kavuşturan yağmur gelecektir inşallah…..

Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber efendimiz: "Bu aya Ramazan isminin verilmesi günahları yaktığı içindir." buyurmuşlardır.  

 



Oruç’un kelime anlamı ise Arapça (S-V-M) kökünden “Savm” tutmak demek. Oruç ise Farsça. Ramazan ayında oruç tutan Müslümanlar, “açlıkta” bilgisine, makamına, zenginliğine bakmaksızın eşit hale gelir....
Ancak Orucun dereceleri var.....
- Avamın Orucu; İmsak vakti ile akşam vakti arasında yememek, içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle tutulan oruç.
- Havasın Orucu; Avamın orucu ile beraber duyu organlarına da oruç tutturulmasıdır. Gözü haramdan, dili lüzumsuz sözlerden, yalan ve gıybetten, kulağı kötü şeyleri dinlemekten, eller ve ayakları günaha götüren her şeyden alıkoymakla tutulan oruçtur.
- Havasül Havasın Orucu; “Kalbin oruç tutması”. Peygamberlerin ve sıddıkların orucudur ki, onlar kalplerinden bir kötülük geçtiğinde bile oruçlarının bozulduğuna inanırlar.
Ramazan ayı, insanın bir yandan kendi nefsini daha yakından ve tarafsız olarak tanımasını sağlarken, diğer yandan da böyle bir eğitime ne kadar ihtiyacı olduğunu anlamasına sebep oluyor.......
Dolayısıyla orucun bir ibadet olduğunu ve sadece mide ile değil kalple tutulduğunu asla unutmamamız ve oruçlarımızı kalp orucu haline getirmek için gayret göstermemiz gerekiyor…….