23 Mayıs 2016 Pazartesi

Kuzen Rekabeti

 

 
 
 
Kuzenler arası rekabet konusu, feci bir durumdur…….
Çooooook eskiden, anne ve baba tarafımdan kuzenlerimle hep kıyasıya bir rekabet içindeydik nedense?????
 
Bize geldikleri zaman mutlaka mızıkçılık yapıp beni büyüklere azarlatan, sürekli yaptıklarıyla övünen, benden yüksek notlarını herkese ilan edip zafer kazanmış kumandan edasıyla dolaşan Recai'ye gıcık olurdum, onunla konuşmak bile istemezdim. Çocuk ruhumun incinmesinden olsa gerek seneler sonra  aynı şehire tayin olduğum da onu aramamıştım....

Çocukluk anılarımın dosyasını karıştırma modundayım bugün.....
Babacığımın asık suratlı ve ilginç bir amcası vardı ve her sene memleketten gelip bir ay bizde kalırdı. Evde olduğu zamanlar korkumuzdan sesimizi kısardık. Sürekli bizi memleketteki torunlarıyla kıyaslardı, onların ne kadar saygılı, çalışkan, falan filan daha iyi olduklarından bahsederek bizi küçümserdi. Bu yüzden olsa gerek kardeşlerim ve ben bu dedeyi hiç sevmezdik.......
Çarşıya çıktığında evde iki kız, iki erkek dört çocuk olmasına rağmen simit, gofret vs. ne alırsa üç tane alırdı, erkek çocuklara birer tane kızlara yarım yeter derdi, neyse ki annem erkek kardeşlerimle aramızda kıskançlık olmasın diye gelen yiyeceği adeta santimle ölçerek dört eşit parçaya bölüp bize verirdi…..
 
Psikanaliz seansı gibi anıları karıştırmaya devam....... 
Gürültü yapıyoruz diye bize tokat atabilme hakkını kendinde bulabilen ama yıllar sonra kendi çocukları için “Sevim çok hassas, sakın ona sesinizi bile yükseltmeyin” diye bizi uyaran, yurt dışında çalışıp yaz tatiline gelirken getirdikleri çikolataları “Mert çikolatasız yapamaz” diye gözümüzün önünde çocuklarına yediren, ailece toplanılan bayramlarda bana sürekli bulaşık yıkatılırken kızının çabuk yorulduğunu, çok narin olduğunu söyleyerek beni değersizleştiren dayı, hala, amca vs. neyse onları da affetmedim, çocuklarını da......

Nedense yüreğim hala çocukluğumun muhasebesinde kaldı……
 
 
 
 
 
 

Allahtan kardeşlerimle böyle bir rekabet ve yarış durumumuz söz konusu olmadı çok şükür, çünkü annem ve babam bu konuda oldukça dikkatli davrandı.....
Karadenizli bir aile olmamıza rağmen kız erkek çocuk ayırımını hiç yapmadılar, olanakları dahilinde sundukları her şeyi adaletli bir şekilde paylaştırdılar......
Bizim kuşak bu konuya daha duyarlı ve özenli. Galiba bir önceki kuşağa göre geliştik,   kuzenleri ve arkadaşlarıyla kıyasıya rekabet içine sokmuyoruz.....

İyi evlat yetiştirdim diyebilmek için sadece başarı odaklı olmanın yetmediğini,  insanları (tüm canlıları) seven, yaşamayı seven, merhametli, iyi yürekli, saygılı ve güzel insan olmanın da önemli olduğunun farkına vardık çünkü……
Çocuklarımızı büyütüp yetiştirirken kardeşleri, kuzenleri, en yakın arkadaşları ve başka çocuklarla kıyaslamadan onları bizim için biricik, değerli hissettirerek hayata hazırlamaya, özelliklerine göre başarıya yönlendirmeye çalışıyoruz…..
En önemlisi yeğenlerimizi seviyoruz, onlar kardeşlerimizin canları, çocuklarımızın rakipleri değil kardeşleri. Onların başarılarıyla seviniyoruz, mutlu oluyoruz, gurur duyuyoruz …..

 

 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Sevdiğiniz Kokunun Notalarını Biliyor musunuz?????



 




Ergenlik dönemimde okuduğum bir çok romanın baş kahramanı kadınların hemen hepsinin sürekli kullandıkları bir parfümü olurdu. Ve o rüya kadınların, gelip gittiği mekan, yürüyerek geçtiği yol veya dokunduğu eşya parfümüyle attığı imzadan hemen anlaşılıverirdi……


Gençlik dönemimde ise “magazin dergilerinde” sahneye çıkarken bir şişe parfüm boşaltan assolist haberleri vardı…..


Bu şehir efsaneleriyle geçen ergenliğim ve gençliğimde hep imzamın olacağı bir parfümün hayaliyle yaşadım. Heyhat, öyle bir parfüm yokmuş benim için…..


Çünkü bir değil birçok parfüm var beğendiğim.  Sanırım biraz maymun iştahlıyım ya da kendimi ömrü boyunca bir tek parfüme mahkum etmeyecek kadar yenilik meraklısıyım…….

Önceleri deodorant kullanımıyla başladı koku yolculuğum, daha sonra deodorant gazlarının ozon tabakasına zarar verdiği haberleriyle deodoranttan “çakma” parfümlere geçtim ve en sonunda gerçek parfümlerle tanıştım. Ancaaaak kendime en uygun parfümü bulana kadar; “etkili ve havalı bulduğum birisi kullandığı” için aldığım ama kişiliğime hiç mi hiç uymayan, beğenmediğim hatta kokusunu hissedince midemin bulandığı parfümleri bile kullandım geçmişte……

 

 
 
Parfümler, tıpkı şarkılar gibi duygularımızı etkiliyor ve notalardan oluşuyor. Parfümörler, besteciler gibi çeşitli koku notalarından yeni parfümler keşfediyorlar.

Parfümün içeriğini oluşturan her tekil koku unsuruna nota deniyor, bu notalar parfüm kokusunun açılma ve etkileme aşamalarını belirliyor. Kokular üst, orta ve alt notalar şeklinde yayılıyor.

Üst “Tepe” Nota (Top Note): Parfümü kokladığımızda ilk algılanan duygu, çarpıcı rüzgar gibi. Bu uçucu etki 5-10 dakika sürüyor. Bu yüzden parfüm alırken hissettiğimiz ilk kokuya aldanarak karar vermememiz gerektiği uyarısını yapıyor parfümörler.

Turunçgiller (portakal, mandalina, greyfurt, limon, bergamut), Armut, siyah frenk üzümü.

Orta “Kalp” Nota (Heart Note): Üst notanın etkisinin geçmesiyle parfümün karakteristik özelliğini hissettiren “kalp notası” ortaya çıkıyor, kalıcılığı 5-30 dakika. “Kokunun tene  yerleşmesi” olarak tanımlanıyor.

Genellikle çiçek kokuları, yasemin, gül çeşitleri, portakal çiçeği, zambak, menekşe, manolya, iris, orkide, frezya,  hanımeli, leylak, sümbül, gardenya, osmanthus, ylang ylang gibi.

Alt “Dip” Nota (Base Note): Parfümün kalıcılığını ve gerçek kişiliğini belirleyen “dip nota” etkisi ise 6-8 saat sürebildiği gibi gün boyu da hissedilebiliyor.

Baharatlar (safran, tarçın, zencefil, karanfil, biber), vanilya, amber, tonka fasulyesi, paçuli, silhat, misk, çikolata, pralin ve sandal ağacı, vetiver,  musk gibi odunsu tütsü kokuları.....
 
 

 
Klasik, çağdaş, zamanla sınırlı kalmayan, romantik, zarif,  seçkin, gizemli, sofistike, çekici, doğal, canlı, dinamik, ferah, feminen, çekici, enerjik, ışıltılı, baş döndürücü, büyüleyici, hipnotize edici, sihirli, efsanevi, coşkulu, iyimser, içten, hayata aşık, cıvıl cıvıl, eşsiz, lüks, sofistike gibi tanımları yapılan parfüm notalarını çiçeksi (floral), oryantal, yeşil “taze” (fresh) ve odunsu (woody) başlıklarıyla sınıflandırıyorlar.

Parfüm kokusu kişiden kişiye, tenden tene değişebiliyor, vücudumuzun hormonal özellikleri, beslenme tercihlerimiz ile parfümler karıştığında yayılan koku farklılaşabiliyor.

Bilerek ya da bilmeyerek beğendiğim, beni özel hissettiren  her kokunun üst notasında “siyah frenk üzümü ve armut”, orta notasında “yasemin”, dip  notasında ise “vanilya” mutlaka oluyor…..
 






 

 
Bir hekim olarak bir kaç tıbbi satır eklemesem olmaz……

Koklama genellikle yeni bir kokunun dikkat çekmesi halinde görülen yarı refleks bir yanıt. Kokunun algılanabilmesi için herhangi bir cisimden çıkan koku moleküllerinin koku reseptörlerinden başlayıp koku duyusu merkezine kadar götüren koku sinirimizin ismi ise Olfactorius.

Cinsiyetimiz, çocukluğumuzun geçtiği çevre,  yaşadığımız olaylar,  deneyimlerimiz, geleneksel özelliklerimiz, yaşımız olfaktör hedonimizi  (koku alma hazzı) etkileyebiliyor ve olfaktör keskinlik her insanda farklı, koku molekülleri konusunda eğitim almış parfümörler beş binin üzerinde değişik çeşit koku molekülünü ayırt edebiliyorlar.

Beş duyumuzdan biri olan koku alma duyumuz 24 saat kesintisiz çalıştığı için gece yarısı pişen bir kurabiye kokusu ile uyanabiliyoruz…..

Linda Brown Buck ve Richard Axel, kokunun nasıl tanınıp hatırlandığının ortaya çıkarılmasına yönelik olfaktor sistem çalışmaları nedeniyle 2004 yılı Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülüne (Nobel Prize in Physiology or Medicine) layık görülmüşler…..
 

 
 




İbn-i Sina’nın 11. yüzyılda damıtma yoluyla gülsuyunu keşfinden sonra “damıtma” teknolojisi önemli bir şekilde batıdaki gelişmeleri etkilemiş, 14. yüzyılda önce “Macar Suyu” daha sonra Fransa’da hoş kokulu çiçeklerle yapılan üretimin zamanla sanayiye dönüşmesi ve 16. yüzyılda cam sanatının ilerlemesi parfümün gelişme sürecini hızlandıran önemli köşe taşları olmuş......
 
Günümüzde insanların giderek daha yakın mesafelerde bulundukları çalışma ortamlarında iletişim içindeler.
 
Çevrelerindeki insanları kötü kokularıyla rahatsız etmeme sorumluluğu ve kişisel bakımın alışkanlıktan öte “medeni bir gereklilik” olması temiz ve ferahlatıcı bir parfüm kullanma ihtiyacını  artırmaya devam ediyor…….
 
 
 



 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Kabul Görmek İçin Çabalamak İyi Bir Davranış mı?

 
 

Nerede “evet” nerede “hayır” diyeceğiniz konusunda tereddütleriniz mi var…….
Kimseler kırılmasın, üzülmesin diye hep siz mi fedakarlık yapmak zorunda kalıyorsunuz?
Çocukluğunuzda ebeveynleriniz size vereceği sevgiyi koşullara bağlamış, kendiniz olmanıza fırsat vermemiş, onların istemediği davranışlarınızda sizi sürekli eleştirip, başkalarıyla karşılaştırmış, size yeterince şefkat göstermemiş olabilirler mi acaba?????
Siz de başta ebeveynlerinizin gözüne girmek, takdir edilmek, değerli olmak için çırpınıp durmuş ve “hayır demeyi unutmuş” aslında pek beğenmediğiniz, onaylamadığınız hatta hoşlanmadığınız, üstüne basa basa ve de altını çize çize “hayır” demek istediğiniz halde; “annemin gözbebeği, babamın prensesi olayım”, aman kimseyle kötü olmayayım”, “arkamdan huysuz, kaprisli demesinler”, hayır dersem “kabul görmem”, “beni sevmezler” gibi kaygılarla çocukluğunuzdan beri uyumlu ve yumuşak başlı davrananlardan mısınız?????



  
 
 

Çok bilmiş arkadaşım Nilsu ile kız kıza derin sohbetlere daldığımız, analizler yapıp felsefi çıkarımlara ulaştığımız bir gün "çocukluğumuzdan beri kendimizi sevdirmek için çok çaba göstermişiz " özlü sözünü söylediğinde yüksek sesle ve kendimden emin bir havayla “yok canım, bu sonucu nereden çıkarıyorsun” diye tepki verdim önce…..

Bizim kız oldukça duygu yüklü olduğu için iddiasına devam etti acımasızca…..

Annemiz, babamız, aile büyüklerimiz, öğretmenlerimiz, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız "benim istediğim gibi olursan seni severim, seni kabul ederim" dedikleri için ne çok taviz verdiğimize, kendi isteklerimizden vaz geçtiğimize, başkalarının bize değil bizim başkalarına uyum sağladığımız şeylerin daha çok olduğuna dikkatimi çekti…..

Kabul görme merakımız, başkaları odaklı yaşamaya ve hep alttan almaya iter bizi….  
Hep başkaları kapris yapar, naz yapar ve biz onları kabulleniriz. Biz sevdiklerimize en küçük bir kapris yapmaya kıyamayız ya da cesaret edemeyiz dedi….

Üstelik anne olduktan sonra çocuklarımıza gösterdiğimiz altruist davranışlarımızı (kendimizden önce çocuklarımızı düşünmek, yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek, saçımızı süpürge etmek gibi)  hiiiiiç saymıyorum  diyerek nihayet sustu…..
 
 
 






Önce biraz afalladım, ardından anılarım film şeridi gibi gözümün önünden geçti ve “haklısın galiba” diye fısıldadım sünepe bir şekilde…..
Evet haklıydı, hem de çok haklıydı …..
Kafayı taktım günlerdir bu konuya. Uzun uzun düşünerek anılarımı tekrar tekrar değerlendirmeye çalıştım bu özlü sözlü sohbetin etkisiyle…..
Evet, İstanbul’a yakın ama geleneksel özellikleri oldukça baskın olan bir şehirde (İzmit) geçen çocukluğumda, ergenliğimde ve gençliğimde  hareketli, meraklı, canlı ve heyecanlı bir yapım olmasına rağmen mahalle baskısıyla bir çok konuda bazen “cici kız” bazen “delikanlı kız” olmak için çabalamışım bilinçsizce….
Yetişkinliğimde sosyal çevremde daha özgün bir duruşum olsa da  üniversite (lisans, yüksek lisans, doktora) ve çalışma yaşamımda bir çok baskıyı kabullenerek uyum sağladığımı, savunma mekanizması olarak konuyu kafamda rasyonelleştirip (mantığa bürüme, neden bulma) sanki kendi tercihimmiş gibi hissetmeye çalıştığımı hatırladım ve “günaydın bukalemun” dedim kendi kendime…...
Çünkü “hayır” kelimesini insanları reddetmek olarak algılayan ve bu kelimeyi duymaya karşı alınganlık gösteren enteresan kişiler oldu üniversite ve iş yaşamımda….
İkram ettiği çaya teşekkür ederek “hayır” dememi kendisine protesto olarak yorumlayan fazlasıyla alıngan ve otoriter bir üst amirimden fırça yemişliğim bile var maalesef….
Oysa aç karnına çay, kahve içince düşüp bayılma temayülüm olması nedeniyle  “hayır” demiştim, şu anda komik ve buruk bir anı olarak söylüyor olsam da duyduğumda tırstığımı itiraf ediyorum….. 


 
 
 

Uzun lafın kısası ben kararımı verdim, memnunum bu durumumdan. Yine aynı savunma mekanizmalarım devrede olsa gerek!!!!
Anlayışlı olmayı, zarif olmayı, bu şekilde güzel ve etkili iletişim kurmayı seviyorum aslında ….

İçimizde empati barındırmak, karşımızdaki insanlara anlayışlı davranmak, anlamadan tepki göstermemek, merhametli olmak, iyi bir insan olabilmenin gereği ve erdemli davranışlar…..
Yüreğimizin sesine kulak vererek ve kendimizi sevmeyi asla ihmal etmeden tüm iletişim rollerimizde fedakarlık dozunu (feda etmeden) iyi ayarladığımızda biraz daha tekamül ettiğimizi hissedeceğiz…...

 
 

26 Nisan 2016 Salı

Kapı Önü İşporta Tezgahı......





Uzuuuuuun süredir yazı yazmadım, yazamadım, bir uyuşukluk geldi üzerime….
Yazabilsem diye düşündüğüm tüm konuları bitirdim mi ne????
Bu kadarmış dağarcığım, kapasitem diye kabullendim durumu, artık ara sıra aklıma gelen kırıntıları yazacağım galiba bu gidişle…..







Kapısının önü ayakkabı işporta tezgahı gibi duran evleri yazasım geldi bugün.
Çocukluğumdan beri merak ederim hep, insanlar neden kapılarının önünde ayakkabı pazarı kurarlar diye....
Galiba birden fazla nedeni varmış…..

Birincisi aşırı titizlik, dışarının tozu, pisi eve girmesin sakın düşüncesi. Bu şekilde düşünenlerin örnekte olduğu gibi kapı önleri düzenlidir, ya ayakkabılar ailenin yaş sırasına gore dizilmiştir ya da kapının önünde raflı bir dolap vardır.  Bu tipler bazen abartıp ayakkabıyı giymek için tabure, çekecek, fırça, boyayı bile bu dolabın boş bir yerine tıkıştırırlar, su saatinin içine bile koyanları gördüm…..

İkinci gurup ise hırsızlığa karşı bir önlem olarak kapı önüne ayakkabıları yığarlar….
Sanki kapı önündeki ayakkabılar  “içeride birileri var” mesajı verirmiş hırsızlara. Hırsızlar bunu bilmiyor mu, ev boş mu değil mi diye zile basıp öğrenemezler mi?????






Herhangi bir evin kapısının önünde ayakkabı karmaşası gördüğüm zaman, düğün, cenaze gibi telaşeli veya üzüntülü bir durum var mı acaba diye merak ederim önce.....

Daha sonra durumun sıradanlığı ve insanın göz zevkini bozan bu görüntü kirliliği nedeniyle bu evde titiz değil tembel ve pasaklı ama en en en en önemlisi kendine, ailesine, misafirlerine ve komşularına tuzak kurmuş bir ev sahibi olduğunu düşünürüm. Bu ayakkabı yığıntısı eve aceleyle giriş çıkışlarda takılıp düşme, zaman kaybetme, kazazede olma sebebidir düpe düz......

Yıllar önce çok özenle tadilat yaptırıp, süslediğimiz ve hevesle taşındığımız bir evden, yan daire kapı önünü çarşamba pazarına çeviriyor diye beş ay sonra taşınmak zorunda kalmıştık. 
Çünkü yan dairenin kapısı merdivenin başındaydı ve her an takılıp merdivenden yuvarlanma riski taşıyorduk. Öyle ki tökezleyip iyice çıldırdığım ve kapı önündeki bütün ayakkabıları merdivenlerden aşağıya fırlattığım gün, eşim bir an önce taşınmamız gerektiğine karar vermişti….

Kapı önündeki ayakkabılar, bazılarımız için hala terk edilemeyen alışkanlık ne yazık ki…..

  




22 Mart 2016 Salı

KORKMA!

 
 




Mart ayının içinde ülkemiz için çok anlamlı, çok özel ve hüznün çok yoğun hissedildiği günler var ve bu hüzünlere yenileri eklendi bu yıl….


12 Mart İstiklal Marşımızın Kabul Edilişinin 95. Yıldönümü (12 Mart 1921)

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un kaleme aldığı İstiklal Marşımızın “Korkma” diye başlamasının sırrını yeni öğrendim ve çok etkilendim…..
Şiirlerini yazarken Kuran'ı Kerim'den ilham alan şair İstiklal Marşı'nın ilk mısrasını "Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" kâğıt olmadığı için duvara yazmış ve ilk mısrayı yazdıran duyguyu; “boş odaya girdiğimde benim bugünkü sıkışıklığımda bir müslüman daha yaşadı mı diye düşündüm. Peygamber Efendimizin Mekke'den Medine'ye yanında sadece Hz. Ebubekir ile Hicret'ini hatırladım. Mağaraya sığındıklarında Hazreti Ebubekir'in endişelendiğini fark edince "Korkma Ebubekir. Allah bizimledir" deyişini hatırladığım zaman Peygamberimizin daha büyük bir zorlukta teslim olmayışı aklıma geldi ve böylece ilk mısrayı yazdım" diye anlatmış.

Binlerce kişilik Ebu Cehil ordusuna karşı yalnızca iki kişi olan Peygamber Efendimiz ve dostu Hazreti Ebubekir Allah'a sığınmış ve korku yerine O'na güvenmişlerdir. İşte Milli Şairimiz Mehmet Akif, böyle bir duyguyla şiirine "Korkma!" diye başlamış…..







14 Mart İlk Tıbbiyenin Kuruluşu (Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, 14 Mart 1827)

14 Mart Tıp Bayramı'nın derinliğinde yurtseverliğin, cesaretin, direnişin hikayesi vardır.  Tıbbiyelilerin, İstiklali, bağımsızlığı merkeze alma anlayışı ile 14 Mart'ı bahane edip “tıp bayramı kutlaması yapacağız” diyerek, işgal altındaki İstanbul’da işgalcilere yiğitçe bir cevabıdır.
 “Birinci Dünya Savaşı’nda Haydarpaşa’daki Dar-ül Fünûn-u Osmanî Tıp Fakültesi öğretim üyeleri ve öğrencileri I. Dünya Savaşı nedeniyle birliklerine dağıtılmışlar ve Tıbbiye bir yıl kapalı kalmıştır. Çanakkale’de kazanılan zaferden sonra 1915’de kapatılan Tıbbiye, 14 Mart 1916’da tekrar öğretime başlamış. Yıl 1921 olduğunda ise İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi o yıl mezun verememiş, çünkü doktor olması beklenen öğrencilerin hepsi Çanakkale Zaferi'nde şehit olmuş.
Haydarpaşa'da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahanenin olduğu yere ay yıldızlı bayrağın çekildiği gündür o gün. Çanakkale'de, bu topraklar için, bayrak için, ezan için, milli değerler için, milletin tarihi geçmişinde getirdiği medeniyet anlayışını yarınlara taşımak için bir duruşun ifadesidir. 

Ezelden beri hür yaşamış milletimizin işgale boyun eğmeyeceğini haykırdığı ve tıbbiyelilerin yaktığı bağımsızlık meşalesinin yıl dönümüdür, işgale karşı bağımsızlık mücadelesinin gizli adıdır “14 Mart Tıp Bayramı”.....

 

 

 
 
 

18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Zaferi (18 Mart 1915)

Çanakkale Savaşları, yüzyılımızın en büyük savaşlarından biri. Çanakkale’de aylar süren, başta Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere tüm kahramanlarımız, 300.000 şehit düşen askerlerimizle aylarca süren Çanakkale Savaşlarının denizle ilgili bölümü, 18 Mart 1915 tarihinde, düşman gemilerinin geri çekilmeleriyle sonuçlanmış. Ardından kara savaşları zaferleri ile Çanakkale Türk tarihinin en şerefli zafer destanıdır......

 







Vatanın Bölünmez Bütünlüğü Uğruna Canını Feda Eden Güvenlik Güçlerimizin, Askerlerimizin, Polislerimizin Neredeyse Her Gün Gelen Şehadet Haberleri

Gelen her şehit haberi, ailelerinin feryatları, gözyaşları yüreğimizi dağlıyor…..
Terör saldırısını gerçekleştirenler, milletimizin dayanışma ve birlik duygusunu hiçbir zaman aşamayacaklar, Türkiye Cumhuriyeti ve aziz milletimiz teröre boyun eğmeyecek….. 


 
 
 
 

 
Ve 13 Mart 2016, Ve 19 Mart 2016

Ankara'nın kalbi Kızılay'da, İstanbul'un kalbi Taksim’de canlı bomba saldırılarıyla gerçekleşen hain terörle sarsıldık.
Huzur ve güvenliğimizi hedef alan bu alçak terör saldırısında hayatını kaybeden vatandaşlarımız, gençlerimiz, canlar..….
Ankara ve İstanbul'daki üst üste patlamaların ardından yaşanan korku nedeniyle hafta sonu bile sokaklar, alışveriş merkezleri, restoran ve kafeler bomboş….
Korkuyoruz galiba, çıkamıyoruz dışarıya, karışamıyoruz kalabalıklara…..
Hepimiz bir şok hali içindeyiz, üzgün, mutsuz ve endişeli.....
Sıradan bir şey yapmaya bile gönlümüz, isteğimiz  yok, olsa bile
şehit aileleri ağlarken, başkaları acı çekerken nasıl normal olabiliriz diye utanıyoruz sonra…….

Allahım, Ülkemizin içinde olduğu tüm sıkıntıları gider. Güvenlik güçlerimize yardım et, onları koru. Şehitlerimize rahmet eyle, kahraman gazilerimize, şehit ailelerine sabır ve güç ihsan eyle, bir daha kimseye evlat, eş, baba аcısı gösterme, ülkemizi, vatandaşlarımızı, asker ve polislerimizi koru, hepimizin yar ve yardımcısı ol Yarabbim…...
 
 

18 Mart 2016 Cuma

Düşünüyorum Öyleyse Varım......






Çoğunlukla programını başka kişilerin yaptığı günlük hayatımın, yoğun koşuşturmacası içinde eğer düşünme fırsatı bulamazsam beynim sancılanır benim, kendimi değersiz, faydasız ve cansız hissederim….

Acil müdahale için en az yarım saatlik bir yürüyüş yaparım, sakin ve sessizce düşünmeye çalışırım.....

Ama yetmez tedavi dozu almam gerekir…..

Birçok kişinin uyku öncesi yakaladığı kaliteli düşünme fırsatını ise,  yorgunluktan yastığa başımı koymadan uykuya daldığım için ıskalarım hep…. 

Kendimle baş başa kalıp kaliteli düşünme fırsatını ancak otobüsle, trenle veya uçakla yaptığım en az 3-5 saat süren yolculuklar sırasında yakalarım. Kulaklığımdan sevdiğim bir sanatçıyı (bazen defalarca aynı şarkıyı) dinleyip boş gözlerle ve huzur içinde manzarayı seyrederken kendime sorular sorduğum ve yaşadıklarımı analiz ettiğim (SWOT  ile) bu anlar çok kıymetlidir.....



 
 




 
 
Bu kendimi dinleme ve değerlendirme anlarına sık olarak ihtiyaç duyuyorum, neden acaba???? 
Galiba düşünmeden yaşamak zorunda kaldığım anlarda kendimi “müziği ve figürleri bilmeden halay çekmeye sürüklenmiş ve ürkek bir çekinceyle hatta panik içinde halaya ayak uydurmaya çalışıp beceremeyenler gibi” hissettiğim için....
 
Oysa “düşünme ve değerlendirme fırsatı bulduğumda” yani figürleri ve müziğin ritmini bilerek ve içselleştirerek halaya girdiğimde halay başı bile olabilecek özgüvene sahip olabiliyorum……

"Cogito, ergo sum" “düşünüyorum öyleyse varım” demiş René Descartes 1600’lü yıllarda…. Düşünceleri basitten karmaşığa doğru sıralayıp, açık ve belirgin olan fikirleri almış, her sorunu çözmek için bölümlere ayırmış ve gözden kaçan bir şey olup olmadığını sürekli kontrol etmiş….

Özetleyecek olursam, sadece limbik sistemimi değil prefrontal korteksimi de kullanarak yaşamak  kesinlikle bana iyi geliyor ve çok daha faydalı işler yapıyorum....
 

9 Mart 2016 Çarşamba

Bazen, Akışına Bırakmak Gerekir…..





Gitmek gerekir bazen, 

Fazla yormadan,

Daha çok bıktırmadan.

Eğer vaktiyse,

Ardına bile dönüp bakmadan….. 


Can Yücel





Gün gelir kendinle konuşmaya başlarsın, ne gerek var dersin bu kadar çabaya, sıkıntıya,  koşuşturmacaya, yorulmaya…..

Aynadaki hayaline sorarsın, “değer mi” diye……

Bazı şeyleri, karışmadan, düzeltmeden, müdahil olmadan, olduğu gibi ve usulca bırakarak "gitmenin zamanı geldi" diye düşünmeye başlarsın….

Tadında bırakmak, kaybetmeyi göze almak, çok takılmadan vazgeçip gitmek gerekir, verdiğin emeklere acımadan, bunca harcanan zamana yazık demeden.....

Dünü unutmak gerekir bazen, makas değiştiren trenler gibi başka bir yola girip hayata devam demek gerekir….







Herhangi bir şeyi kaybetmemek uğruna fedakarlık yapmak, hoş karşılamadığımız şeylere tahammül etmek bizi daha iyi ve başarılı bir insan mı yapar yoksa daha inatçı bir insan mı?

Elimizden kaymasın diye sımsıkı tuttuğumuz ipler var hayatımızda. Tuttuğumuz her neyse sanırız ki bizim için çok gerekli ve o ipi tuttuğumuz için önemliyiz diye düşünürüz…. Ayrıca tutma işinde çok başarılıyız, bulunmaz hint kumaşıyız vs. gibi hezeyanlarımızda olabilir….

Oysa ipin ucunu bıraksak, koyversek belki de daha iyi hissedeceğiz…..

Sadece aşk, arkadaşlık, akrabalık ilişkilerimizde değil, hayata dair tutkuyla istediğimiz “uğruna taviz verdiğimiz, yorucu, sıkıcı ve gereksiz olan” her ne varsa hayatımızdan çıkarıp rahat bir ohhhhh diyebilmeliyiz…..

İnsan ömrü göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçen yıllarla sınırlı, üstelik hiç kimse daha ne kadar ömrü var bilmiyor….

Ve sadece bu nedenle ipin ucunu bırakmalıyız……..






Bazen, Akışına Bırakmak Gerekir,

Yaprakları, suyu, mevsimleri, olayları, insanları....

Ve bekleyip görmek gerekir sonuçları….

Şems-i Tebrizi